Neden "Çayım taze..."?

Aklıma geldiğinde içimi ısıtan bazı anlar vardır.
Bunlardan çocukluğuma dair hatırladığım; annemin, sabahtan akşama kadar sokaklarda oynadığımızda ve heryerimiz toz-kir içindeyken, bizi içeriye alma çabasıyla seslenişidir: "Çocuklaaar, hadi artık akşam soğuğu çıktı, içeriyeeeee!!!"
Artık akşam soğuğu çıkmıştır, bundan korunacağımız, ısınacağımız, temizleneceğimiz yuvaya çağrılmaktır bu. Güven verir, huzur verir, içimi dinginleştirir. O günlerde de, şimdi de...
Artık yetişkinim. Beni akşam soğuğu çıktığı için eve çağıran ses yok. Hâlâ zaman zaman akşam soğuğu çıkıp, üzerime bir hırka almam gerekse, içim ısınır, güvende ve huzurlu hissederim. Sanırım örgü örmeye başladığımdan beri, bu yüzden hep hırka örüyorum:)
Annem'e Sevgilerimle...

Gelelim bugüne...
Büyüyünce içimi ısıtan cümlelerden biri; telefonun ucundaki bir dosta,
"Çayım taze, sıcak simitleri al gel" demek...
Bu cümle benim için dostluk demek, huzur demek, paylaşmak demek, hadi gel demek, gel de iki lafın belini kıralım demek. Davet eden de olsan, edilen de, ne fark eder ki?
Çayım taze...
Hadi alın sıcak simitlerinizi, peynirlerinizi, gelin bloğuma, iki lafın belini kıralım :)

Heyyfi

27 Aralık 2013 Cuma

SADECE TEŞEKKÜR EDERİM...

Günün yorgunluğuyla yollarımı ayırmak üzere mutfağa gittim, amacım mis gibi tazecik bir çay demlemekti.
Keyifliydim ve bu duruma, taze demlenmiş çaydan daha iyi bir eşlikçi olamaz diye düşündüm, yüzümdeki kocaman huzurla...
Çayın demlenmesini beklerken, mutfak masamda duran bilgisayarımın başına oturmuştum ki, duvardaki küçük askılarda duran kırmızı fincanıma gözüm takıldı. Hergün gördüğüm bu fincan, bugün beni 5 yıl öncesine davet etti... Gittim...
Tıpkı şimdiki gibi yeni yıla çok az günler kalmıştı. Herkesin yeni yıldan beklentilerini birbiriyle paylaştığı ve birbirleri için güzel dileklerini sıraladıkları yılın son günleriydi bunlar.
Sokak süslemelerini ve ışıklarını görmek için Ankara'nın en işlek caddelerinden birinde yürüyordum. Rengarenk yılbaşı süslemeleriyle dolu bir vitrinde, üzerinde sarı çiçeklerle ve zarif kadın silüetleriyle öylece bana bakan ve "eh artık içeri gir ve beni al, ne duruyorsun ki..." diyen bu fincanı gördüm.


---
O yıl arkadaşlarımla evimizde karşıladık yeni gelen yılı. Artık geri sayım başlamıştı. 3-2-1...
Herkes birbirine sarılıp öpüyor ve birbirinin yeni yılını kutluyordu. Elimde sarı çiçekli fincanım vardı. Kahvemden bir yudum aldım ve dilek dilemeye meyillendim her yıl yaptığım gibi. Bir sürü dilek sıraladım peşpeşe.
Sonra sevdiğim adamın yanına gittim ve sarıldım ona. Hayatımda olduğu için ne kadar şanslı olduğumu, her yılı onunla karşılamak istediğimi söyledim.
"Sen ne diledin yeni yıla girerken" diye sordum.
"Sadece sahip olduğum herşey için teşekkür ettim" dedi.
Cevap veremedim. Düşündüm...
İçindeki sıcak kahveden ısınmış olan fincanımı avuçlarımın içine aldım. Uzun uzun içindeki kahveye bakarak düşündüm. O an hissettiklerime sanki sadece bu fincan ortak olmuş gibiydi. İçimden geçenleri, benim isteğim dışında fark etmiş gibi...
Teşekkür etmek... Sadece teşekkür etmek...
Bugün, birkaç gün sonra yeni bir yıl karşılanacakken, yalnızca benimle konuşan bu sarı çiçekli fincanımı, öylece bana bakarken fark etmem çok anlamlıydı...
----


Bu yılın son gününü ailemle geçireceğim ve saat tam gece yarısı olduğunda, teşekkür edeceğim. Sadece teşekkür...
Kızdıklarım için, sevdiklerim için, güldüklerim ve ağladıklarım için, hayatıma girenlerim ve çıkanlarım için, hayal kırıklıklarım ve umutlarım için, kaybettiklerim ve kazandıklarım için...
Yaşadığım için, yaşanmışlıklarım için...
Kısacası herşey için...
Teşekkür ederim...
Sadece teşekkür ederim...
Teşekkürlerle dolu nice güzel yıllarınız olsun...
Sevgilerimle...
- Posted using BlogPress from my iPad

16 Aralık 2013 Pazartesi

DENİZ-15


Çantasından çıkardığı mendille ağlamaktan akan burnunu sildi Deniz. Ağlaması bir anda kesilmişti. O an, kocaman bir hayat dersi, pamuk beyazı yanağında iz bırakırcasına çarpmıştı yüzüne...

Deniz'in oturduğu kaldırımın hemen yanında yaşlı bir kadın, yere bir örtü sermiş, üzerine anahtarlıklar, nazar boncukları ve bileklikler koymuş, buz gibi betona oturmuş, bunları satmaya çalışıyordu. Defalarca gördüğü bu satıcılar, bu kez Deniz'e bir ders vermek üzereydi.
Uzun uzun kadını izledi Deniz.


Kadın hiç de zorlanıyor gibi görünmüyordu. Arada bir dağılmış olan boncukları düzeltiyor, geçerken göz ucuyla bakan birini görürse, "bileklikler, anahtarlıklar, buyurun..." diye sesleniyordu.
Deniz, bu kadına baktığında zor şartlar altında çalışan bir kadından çok, güçlü bir kadın görmüştü. Nasıl da kendinden emindi. Sanki hayattan ve hiçbir şeyden korkmuyor gibiydi.
Bu yaşlı kadının yanına gidip, sarılmak ve teşekkür etmek istedi Deniz, ama yapmadı... Oturduğu yerden kalktı. Gözlerini sildi, saçını düzeltti. Soğuk evine gitti. Sürekli aklında bu dimdik duran kadın vardı.
Banyodaki, sırları döküldüğü için çok da iyi göstermeyen aynanın karşısına geçti. Gözlerine baktı aynadaki aksinin. Ağlamaktan şişen gözlerinin içine bakarak bir söz verdi Deniz kendine...
Güçlü bir kadın olmak istiyordu. Bu bir karardı.
Deniz, o yıllarda karar vermekle, istemenin çok farklı şeyler olduğunu bilmiyordu. Ama doğru olanı yapmıştı... Karar vermişti...

Ne zaman Tunalı'da ki bu kaldırımın önünden geçse, kendinden başka kimsenin göremediği güçlü bir dostun varlığını hissederdi. Yüzünde minnet dolu bir gülümsemenin ve yüreğinden uçurduğu teşekkürün, yaşlı kadına ulaştığını hayal ederek mutlu olurdu...

İhtiyaç duyduğumuzda, yüreğimizde tükendiğini sandığımız hatta hiç olmadığına inandığımız gücümüz, aslında var olduğunu fısıldamak için, hemen oracıkta kendini göstermeye çalışır çoğu kez...Bu yaşlı kadın, kendi gücünü hatırlatmıştı Deniz'e... Uzun süredir varlığını unuttuğu gücünü...

- Posted using BlogPress from my iPad

2 Aralık 2013 Pazartesi

İMZA GÜNÜMÜZDEN...

"İmza:Karın" kitabının Ankara imza günü büyük bir coşku ve mutlulukla geçti. Ankaralı okurların ilgisi gerçekten müthişti.
Kitabı yayına hazırlayan Banu Özkan Tozluyurt ve ekibine çok teşekkür ederiz...


24 yıllık arkadaşlarım, beni yalnız bırakmadılar. Hayattaki en büyük zenginlik...





Canım arkadaşım Elif'im, Elifinterazisi bloğunun yazarı. Kendi elleriyle "İmza:Karın" yazan bir kitap ayracı yapmış dantelden. Hayatımda aldığım en değerli hediyelerden biri. Ömrümün sonuna kadar, saklayacağım ve her baktıkça dotluğun büyük gücünü tekrar tekrar
hatırlayacağım. Ellerine sağlık, güzel yürekli becerikli terazim...


Muhteşem ropörtajlara imza atan, çok başarılı blog yazarı arkadaşım Maviannem... Her haliyle, her tavrıyla ışık saçıyordu yine...


İlkim Karaca, Şengül Hablemitoğlu ve bu projenin mimarı Banu Özkan Tozluyurt. Banu hanım aynı zamanda banunundünyası adlı bloğun yazarı. Yolum kendisiyle kesiştiği için çok mutluyum...
Bu kadar başarılı kadınla birarada olunca, çok iyi hissettim kendimi...


Yazarlardan Filiz Paşaoğlu ile tanışmak çok heyecan vericiydi. Ve Bülbülünyeri adlı bloğun yazarı canım arkadaşım Birgül'cüğüm. Yanımda olduğun için tekrar teşekkür ederim canım...


Diğer blog yazarı arkadaşlarım ve "İmza:Karın" yazarlarından sevgili Bahar ile de tanışma şansım oldu. O, Arda'nın annesi
blogunun yazarı aynı zamanda.
"İmza:Karın" yazarlarından sevgili Zeynep, yüzü her daim gülüyor ve ışık saçıyordu...


Canım kardeşim, 4 saatlik yoldan geldi yanımda olmak için...





Benim altın kızlar grubum :) Her ne şart altında olursa olsun yanımda olacaklarından emin olduğum canlarım...

Bana bu mektubu yazdıracak kadar özel olan sevgili eşim... Ya olmasaydın...

Ankara imza günü benim için büyük bir mutluluk kaynağı oldu. Ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım. Hesapsızca yanınızda olabilecek dostlarınız varsa, şükredecek çok şeyiniz var demektir...
Sevgilerimle...

- Posted using BlogPress from my iPad

19 Kasım 2013 Salı

ANKARA'DAKİ TÜM DOSTLAR İÇİN...

İmza:Karın kitabının imza günlerinin Ankara ayağı 30 Kasım Cumartesi 16:00-18:00 saatleri arasında Ankara Homer Kitabevi'nde olacak...
Çok keyifli ve dolu dolu geçecek olan bu etkinlikte lütfen yanımızda olun...
Biz orada olacağız :)
Sevgiler...




- Posted using BlogPress from my iPad

12 Kasım 2013 Salı

DENİZ-14

Deniz yeni işine alışmaya çalışıyordu. Bu işten kazanacağı primler için biraz zaman gerekliydi. Geliri artana kadar başka işler de aramalı ve en azından kirasını ödeyebilecek kadar kazanmaya başlamalıydı.
Bir kitabevine başvurdu. Elektronik sözlük satması istenmişti Deniz'den... Sattığı her sözlük için belli bir yüzde alacaktı.
"İşyerlerine git ve sözlükleri anlat, özellikle avukatlar ve doktorlar ilgi gösterecektir, iyi şanslar..." demişti müdürü, zimmetli olarak verdiği sözlüğü Deniz'e uzatırken...
Deniz elinde sözlük kutusuyla Ankara'nın ayazında dışarıdan işyerlerinin tabelalarına bakıyor, içeriye giriyor ve hayal kırıklığı ile ayrılıyordu. Kimse ilgilenmiyordu bile bu sözlüklerle...
Deniz böyle bir hayata hiç de alışık değildi. Öğrencilik yıllarında bile bu kadar geçim sıkıntısı yaşamamıştı. Çok değil 1 yıl öncesine kadar iyi bir işi, maddi olarak çok rahat bir hayatı vardı. Hiçbir zaman yaşamak için savaşmak zorunda kalmamıştı. Deniz bir yandan tabelalara bakıyor, bir yandan da bu yaşadıklarına inanamıyordu. Kendini çok güçsüz ve yalnız hissediyordu.
Yine çok soğuk bir Ankara gününde, Tunalı Hilmi caddesine gitti elinde kutuyla. Bir doktor tabelası dikkatini çekti. Yeni bir umutla yukarıya çıktı. Sekreter Deniz'i doktorun yanına aldığında genç kadının gözleri dolu dolu olmuştu...
Bu babacan ve sıcacık bakan doktor Deniz'e elini uzattı. "Hoşgeldiniz kızım, sizi dinliyorum, buyurun..."
Deniz," böylesine sıcak bir bakışa ne kadar çok ihtiyacım varmış" diye düşündü. Hemen sonra hızlıca düşüncelerini sanki kocaman bir silgiyle silercesine elindeki sözlüğü anlatmaya koyuldu. Aksi halde, işini yapmak yerine oracıkta hüngür hüngür ağlayabilirdi.
Anlatımı bittiğinde, doktor kibar bir ses tonuyla böyle bir cihaza ihtiyacı olmadığını ama çok güzel bir sunum yaptığı için teşekkür etmek istediğini söyledi Deniz'e. Aslında adamcağız sanki anlamıştı Deniz'in bu yaptığı işe çok alışkın olmadığını. Sanki ona iyi hissetmesi için güç vermek istemişti. Belki de, bütün bu düşündükleri bir serap gibiydi Deniz için. İhtiyacı olan duyguyu bulduğuna inanmıştı bu sıcacık bakışlarda...
Deniz doktorun yanından çıktığında, göz pınarlarında biriken yaşlara engel olmaya çalışmış ama yapamamıştı. Tunalı Hilmi caddesinin kalabalığında ağlayarak ilerliyordu. Yanından geçenler, bu siyah ceket ve pantolonlu, hoş görünümlü genç kadına merakla bakıyordu. Deniz, çaresizliğin ve her an hızla büyüyen korkularının da etkisiyle dizlerinin artık onu taşımadığını fark etmişti. Yürümekte olduğu bu caddede yıllar önce, şık kıyafetleri, çantaları almak üzere gezdiği günleri düşündü. Bunları düşündükçe, gözlerinden boşalan yaşlar daha da çok artıyor, artık yürümekte zorlanmaya başlıyordu. Caddenin sonuna doğru geldiğinde oturabileceği yükseklikte bir kaldırım buldu ve oturdu Deniz.
Kocaman dünyada küçücük bir leke gibi hissediyordu kendini. Arayabileceği hiç kimse de yoktu. Birkaç görüştüğü arkadaşı vardı eski hayatından kalan ama, onları arasa ne diyeceklerini çok iyi biliyordu. "Ne güzel bir evliliğin ve prensesler gibi bir hayatın vardı Deniz, bu hale düşmeyi kendin istedin..." Bunlar duymak istediği sözler değildi.
Uzun süre ağladı, ağladı...Gelen geçenin ona nasıl baktığına aldırış etmeden buz gibi Ankara ayazında acıyan yüreğini sakinleştirmeye çalışıyodu...


Akan burnunu silmek için çantasına doğru bir hamle yaptığında gördüğü şey, Deniz'in hayatı boyunca unutamayacağı bir ders olacaktı. Zihninde hep taze kalacak olan bu günü, bu caddeyi ve gördüğü bu hayat dersini, buradan her geçişte derinlerde biryerlerde sızlayan acıyla hatırlayacaktı Deniz...

- Posted using BlogPress from my iPad

1 Kasım 2013 Cuma

MUTLU ZAMANLAR...

Dostlarla geçirilen mutlu zamanların verdiği huzur ve keyfi tüm hücrelerimde hissederim. En kıymetli anlardır benim için bu buluşmalar...

Annelerin en sıcak mavi bakanı, en güzel yüreklisi Mavianne ile hem iki lafın belini kırdık, hem de dost sohbetlerinin vazgeçilmez eşlikçisi mis gibi bir kahve içtik...



"İmza: Karın" kitabının söyleşi ve imza günü için İstanbul'a gittiğimde Nilgün ve İlhan da benim yanımda olmak için geldiler. Sanki onları yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim. Her ikisi de muhteşem yemek tarifleriyle dolu blogların yazarları... Buradan tekrar çok teşekkür ediyorum. Malesef İlhan erken ayrılmak zorunda kaldığı için sadece Nilgün ile fotoğrafımız var :)



İmza: Karın kitabının söyleşi bölümünün kahramanları...
Banu Tozluyurt, İlkim Karaca, Lale Manço Ahıskalı ve Engin Akgürgen...



İmza gününde beni yalnız bırakmayan, 24 yıldır varlıklarını hep yanımda hissettiğim dostlarım vardı.
Güldük, sohbet ettik, birbirimizin yanında olabildiğimiz için ne kadar şanslı olduğumuzdan bahsedip, kocaman huzur baloncuklarını tüm hücrelerimize gönderdik...



Doğru beslenme benim için, sadece doğru şeyleri yemek değildir. Duyduklarımız, gördüklerimiz de sağlığımızda çok etkili...
Ama en etkilisi galiba sımsıkı dostluklarla beslenmek...
Mutlu zamanlarınız bol olsun...

Sevgilerimle,

Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

9 Ekim 2013 Çarşamba

İmza:Ben

Kadın Mektupları üçlemesinin sonuna gelindi...
Üçlemenin ilk kitabı "İmza:Kızın" idi...
Sonra kızlar hayatlarının erkeklerine yazdı... "İmza:Karın"...
Şimdi, kime istiyorsak ona yazma vakti geldi...
Anneye, sevgiliye, çocuğuna hatta belki kendine... "İmza:Ben"...
Mektuplarınızı gönderin...


Buradan
gerekli bilgilere ulaşabilirsiniz...

-Posted using BlogPress from my iPad

1 Ekim 2013 Salı

DENİZ-13

O yıl kış çok çetin geçiyordu. Deniz, omuzlarına aldığı battaniyeye iyice sarınarak mutfağa gitti. Sıcak ve taze demli bir çay içmek çok iyi gelecek diye düşündü. Taze demlenmiş çayın eve yayılan kokusu genç kadına hep huzur verirdi.Çok sık kullanmadığı mutfak eşyalarını koyduğu, rutubet kokan küçük dolabı açtı. Ev çok soğuk olduğundan, her biten bardakta tekrar mutfağa gitmemek için, anılarında çok özel bir yer tutan termosu taze demli çayıyla doldurdu.
Sarındığı battaniyeyle zorlukla yürüyerek, bir elinde termosu diğer elinde bardağıyla, gri duvar manzaralı koltuğuna oturdu. İlk bardağını doldurup, çayından bir yudum aldıktan sonra gözü sehpanın üzerinde duran termosa takıldı. Yıllar geçse de zihninde hep taze kalacak o gece, gözlerinin önünde tüm netliği ile belirdi...
---
Eşinden ayrılmış, küçük bir arabaya sığacak kadar eşyasıyla, hayatında yeni bir dönemin başlayacağı evin yolunu tutmuştu. O gece, ilk yalnız gecesi olacaktı. Taşınma işi bitmiş, eşyalar salona yığılmıştı. Deniz, kanepenin boş bulduğu bir köşesine ilişmiş, şaşkın şaşkın eve bakıyordu. Sanki kör karanlıkta kalmış gibi, gözlerinin bu koyuluğa alışmasını bekliyordu.
"Şu an ne yapmam gerek?" diye düşündü Deniz, ortaya birikmiş eşyalara çaresizce bakarken. O sırada hiç de hazır olmadığı bir şey gerçekleşmiş, ortalık gerçekten karanlık oluvermişti.
Elektrikler kesilmişti...
Korkudan nefes bile alamıyordu Deniz. Bulabileceği bir mum ya da kibrit yoktu ortalıkta. Kanepede oturduğu yerde hareket bile etmeden bekliyor, olup biten hiçbirşeyi kontrol edemediği için çaresizce durumu kabul etmekten ve boyun eğmekten başka yol bulamıyordu.
Kısa bir süre sonra Deniz, karanlık evde yankılanan sesle uzandığı kanepeden hızlıca doğruldu. Korkudan ve yaşadığı şoktan dolayı yerinden bile kalkamamış, olan biteni anlamaya çalışmıştı. Biri cama vuruyordu. Deniz korkudan battaniyenin altına saklanmıştı. Cama vurmaya devam eden kişi artık cevap alamayacağını anlamış ve belli ki gitmişti. Deniz cama gidip bakamamıştı bile neler olup bittiğine. İlk kez bir evde yalnız gece geçiriyor olmanın yanında bu olay onu o kadar korkutmuştu ki, kocaman, karanlık bir kuyuda ağır ağır düşüyor ve bu düşüşün nerede biteceğini kestiremiyor gibi hissediyordu. Saatler sonra artık yorgunluktan gözleri kapanmış, oturduğu yerde uyuyakalmıştı.
Sabah olmuştu. Deniz gözlerini açtığında, biten bir kabusun ardından yaşanan güvende olma duygusunu yaşıyordu. Dün gece gerçek mi yoksa rüya mıydı? Rüya değildi. Yalnızlığı kadar gerçekti olup bitenler. Peki cama vuran kimdi dün gece diye düşündü Deniz. Sorusunun cevabı çok geçmeden kapıyı çaldı.
"Kim o?"
"Benim Deniz, Rana..."
Deniz kapıyı açtığında yüzündeki şaşkınlık Rana hanım tarafından hemen farkedilmişti. Rana hanım ayrıldığı işyerinden bir arkadaşıydı. Deniz'in içinde bulunduğu duruma üzülmüş ve nasıl olduğunu merak etmişti. Çalışırken çok yakın ilişkileri olmasa da onu çok severdi Deniz. Bu sımsıcak gülümseyen kadın, Deniz'in son bekleyebileceği misafirdi. Şaşkınlık ve mutlulukla içeri davet etti misafirini Deniz.
Rana hanım, Deniz'in yeni hayatına başladığı bu eve şöyle bir göz atarak salona doğru yöneldi. Elindeki tombul, gri metalik renkli termosu sehpaya bıraktı.
"Son karşılaşmamızda dün için taşınacağını söylemiştin. Bir uğrayıp, yardıma ihtiyacın var mı demek istemiştim. Elektrikler olmadığı için dışarıdan zili sana duyuramayınca cama yöneldim. Sanırım uyuyordun. Sana çay getirmiştim." dedi.
Rana hanım yalnız yaşayan bir kadındı ve Deniz'e de bu ilk gecesinde destek olmak istemişti.
"Bu kargaşada mutfak malzemelerini bulamazsın, çayı da sevdiğini biliyorum." derken sıcacık gülümsüyor ve gözüyle de sehpanın üzerindeki termosu gösteriyordu.



Deniz o anda ihtiyaç duyduğu şefkat duygusunu hissetmiş, içi taze demli çay dolu termosla evine gelen bu düşünceli kadına minnet duymuştu. Gözlerinde damlamak üzere bekleyen yaşlar fırsat bulmuşcasına dökülmeye başlamıştı...
Rana hanım kapıdan çıkıp işe gitmek üzere ayrılırken, Deniz mutlulukla gülümsedi...
"Termosunuzu size ulaştırmak için benim işyerine gelmem doğru olmaz, ben sizi tekrar bekliyorum. Bu sefer çayı ben demlerim, hem de size termosunuzu iade ederim..."
---
Bir daha Rana hanım'ı ne gördü, ne de ondan haber alabildi Deniz. Termosu iade edememişti.
Yıllarca bu termos, evin en değerli mutfak eşyası olarak korunacaktı.
Vicdanın ve güzel yürekli olmanın bir simgesiydi artık Deniz için...
Bir daha Rana hanım'ı göremedi ama, bu termosa her baktığında ona sevgilerini ve minnetini gönderdi Deniz, yerine ulaştığını umarak...

- Posted using BlogPress from my iPad

19 Ağustos 2013 Pazartesi

DENİZ-12

Deniz'in uyandığı her yeni gün, belirsiz, kocaman bir boşluk gibiydi. Hayatını kazanması için gerekli parayı kazanabileceği bir iş bulmalıydı. Haftalardır aramasına rağmen hiç bir ışık yoktu yeni işi ile ilgili.
Tükenmekte olan parası kadar yalnızlığı da korkutuyordu genç kadını.
Gri duvarın önündeki koltuğa oturup çayından bir yudum almıştı ki, telefonu çaldı. O günlerde telefonu çok sık çalmazdı. Heyecanla telefonu açmak üzere yatak odasına koştu.


"Alo, iyi günler, Deniz Hanım ile mi görüşüyorum"
"Evet benim..."
"Ben Sevil, Deniz Hanım. Sizi, piyasaya yeni çıkan ürünlerimiz hakkında bilgilendirmek için aramıştım. Ürünlerimiz gecelik ve pijama çeşitlerinden oluşuyor..."
Kadının sesi çok sıcak ve dostça geliyordu. Aksi de beklenemezdi zaten. Bu da işinin bir parçasıydı sonuçta. Deniz, numarasını nereden bulduklarını bile sorgulamadan bu sıcak sesin sahibiyle konuşmayı sürdürdü.
"Ürünlerinizi nasıl görebilirim?"
Deniz'in ne harcayacak parası ne de bu tür ürünlere ihtiyacı vardı. Sadece evine ikinci bir nefes daha girsin istiyordu.
"Tabi, çok sevinirim. Bugün saat iki uygun mu size de?"
"Adresi alayım Deniz Hanım, saat ikide görüşmek üzere..."

Deniz telefonu kapatınca kısa süren bir suçluluk duygusu yaşamıştı. Hiçbir şey satın almayacağını bildiği halde sadece yalnızlık çekmemek için kadıncağızın vaktini alacaktı. Ama yine de eve gelecek olan bu ilk misafir için çok heyecanlandı.
Saat ikiye doğru tazecik bir çay demlemiş ve misafirini beklemeye başlamıştı.

Zil çaldığında, bu sıcak sesin sahibini görmek üzere olmanın heyecanıyla kapıyı açtı. Sevil orta yaşlıydı. Seyrek saçları, sapsarı boyanmış ve özensizce bir tokayla tutturulmuştu. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle,"Merhaba Deniz Hanım, ben Sevil" derken öne çıkık bembeyaz dişleri dikkatini çekti Deniz'in.
"Hoşgeldiniz" dedi Deniz sıcak bir sesle.
Gri duvarına bakan koltuklara karşılıklı oturdular.
Sevil, çantasından çıkardığı kataloğu sehpanın üzerine bırakıp hemen konuya girmeye başlamıştı ki, "taze çay demlemiştim içeriz değil mi?" dedi Deniz ayağa kalkarak.
"Zahmet olmazsa sevinirim..."
Deniz, mutfağa gidip dolabı açtı. Artık ikinci bir ince belliyi dolaptan çıkarıyor olmanın verdiği sahte bir huzur duygusu doldu yüreğine. Çayları doldurup, karşısında oturan kadına ikram etti.
Sevil kataloğu açmış, ürünleri anlatıyordu. İlgilenir gibi dinliyordu Deniz. Aslında ilgilendiği tek şey, aylardır karşısındaki boş koltukta birinin oturuyor olmasıydı.

Sevil çok kolay olmayan bir hayat yaşamıştı. Zor günler geçirmekte olan bir kadını anlayacak kadar tecrübe kazanmıştı. Anlattıklarını dinliyor gibi görünen bu genç kadının sessiz yardım çığlığını duymuştu belkide. Belki de sadece laf olsun diye, ikisi için de yeni bir dönemin habercisi olan soruyu sordu: "Uzun zamandır mı burada oturuyorsunuz?..."
Bu soru iki kadını, hayatlarının geri kalanında birbirlerinin yakın sırdaşı yapacaktı...

(Devam edecek...)
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Çayım Taze 1 Yaşında...

Çayım taze bugün 1 yaşında ama, çay demini daha yeni yeni alıyor :)
1 yıl önce bugün, eşime "artık kitabımı yazmaya başlamak istiyorum" demiştim.
Her zamanki akılcı ve çözüm üreten küçük gri hücreleri devreye girdi ve bana "neden önce blog yazmakla başlamıyorsun?" dedi.
"Blog mu?"
"Evet, blog. Orada paylaşırsın öncelikle kaleminden dökülenleri"
"Ama ben anlamam ki bu blog işlerinden, bu teknolojik aletlerle seviyeli bir ilişkim var benim"
"Sen başla, hepsi olur zamanla" dedi, sürekli gülen gözlerle bakan ve hayran olduğum adam...


İlk yazımı yazmak için klavyenin başına geçtiğimde, sanki kocaman bir konser salonunda izleyicilerin karşısına atılıvermişim gibiydi, eteklerimi yanlardan çekiştirirken bir türlü ilk kelimeyi bulamayıp korkudan ağlamak üzere olan bir kız çocuğu gibi...
İlk takipçim cafenohuttu, sanki ilk alkış ondan gelmişti :)
Bana şans getirdi...
O ilk alkış sesinin desteğiyle yeni yazılar geldi peşisıra...
Sonra Deniz ile tanıştırmak istedim sizleri...
Deniz size kendini anlattıkça hafifledi. Yüklerini paylaştı, gülümsedi...
Sizlere de sevgilerini göndermemi istedi :)
Geçen bir yılın ardından, blog yazarı arkadaşlarımdan öyle dostluklarım oldu ki, hepsi benim için çok kıymetli ve özel...

Kitabımın yazım aşamasının her anında herbirinizin o kadar büyük emeği var ki...
Yorumlarıyla bloğumu destekleyen dostlarım, okumak için çaya gelen misafirlerim, her biriniz benim kahramanlarımsınız...

Teşekkür ederim;
Biricik aşkıma,
Aileme,
Dostlarıma,
Her an yanımda hissettiğim blog yazarı arkadaşlarıma...

Hayat başladıysa benim için 43 yıl önce, tutamam, durduramam, yok sayamam...
Ancak kocaman sarılabilirim kollarımı açarak, bir zamanlar amansız bir düşman ama yıllar sonra dost olabildiğim hayata...
Ben ve yakın dostum hayat, biz hep burada olacağız. Her daim sıcak ve taze demli çayımız, iki lafın belini kırdığımız dostluklarımız...
Bu ne büyük bir zenginliktir... Taze çayım, dostlarım, kelimelerim...

Dilerim ki, "Sevgilerimle... Heyyfi..." diye biten yazılarım için, kelimelerim, çayım ve dostlarım daim olsun...

Sevgilerimle...
Heyyfi...



- Posted using BlogPress from my iPad

21 Temmuz 2013 Pazar

DENİZ-11

Deniz, her zamanki gibi o gün de işine gelmiş ve bir gün önceden hazırladığı raporu müdürüne vermişti. Yıldızının oldum olası barışmadığı müdürünün ani çıkışı ve öfkesi Deniz'i anlık bir karara itmişti. Sanki hipnotize olmuştu. Müdürü tüm hırsını, Deniz'in arkadaşlarıyla birlikte çalıştığı büyük odaya bırakmış, kendi odasına dönmüştü. Arkadaşları sesini bile çıkaramıyor, merakla ve durumu anlamaya çalışır bakışlarla Deniz'i izliyorlardı.
Deniz'i, hayatı ve yüreğiyle olan mücadelesi o kadar yormuştu ki, kendisini bekleyen ihtimallerin hesabını yapmaksızın kararlar alabiliyordu.
Çok sakin ve kararlı bir şekilde ayağa kalktı, masasında duran pamuk prenses desenli kahve fincanını çantasına koydu. Arkadaşlarına zoraki bir gülücük atarak, "siz söylersiniz kızlar, ben dönmemek üzere gidiyorum" dedi. Arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında kapıdan dışarıya, büyük bir boşluk ve özgürlük duygusunun eşliğinde çıktı...
Bir kaza anında kolu, bacağı kopanların o an için acı hissetmediklerini ama olayın sıcağı geçtikten sonra gerçeği anlayabildiklerini duymuştu bir yerlerden.
Aslında farkındaydı Deniz, bu sahte özgürlük duygusunun acısını sonraları farkedecek ama pişman olmayacaktı. Tuhaftı. Sanki tüm duyguları, korkuları gizli bir el tarafından dondurulmuştu.

Yeni evinde, yeni hayatına alışmaya çalışan Deniz için günler hiç de kolay geçmiyordu. Bu ev, oturduğu apatmanın diğer daireleri için düşünülmüş bir depoydu aslında. Daha sonra ev sahibi, burayı kiraya vermeye karar vermiş ve böylece yeni hayatının başlangıcı olacak bu evle Deniz'in yolları kesişmişti. Salon olarak kullanılması düşünülen yerde küçük bir pencere vardı. Pencere, karşı apartmanın gri istinat duvarından başka hiçbir yer görmüyordu. Ev o denli soğuktu ki, Deniz her nefesinin ardından gelen buharı gördüğünde daha da çok üşürdü...

Eşinden ayrılırken aldığı eşyalar, tek kişilik bir yatak, küçük ve aklına estiğinde çalışan televizyon, köşeli bir koltuk ve birkaç mutfak eşyasından ibaretti. Yiyecekleri, bozulmasınlar diye salondaki pencerenin dışına poşetlerle bağlıyordu, gerçi mutfakta bile tutsa, bu soğuk ev zaten buzdolabı görevini layığıyla yerine getirebilirdi. Ayrılırken eşinden hiçbir şey talep etmemişti Deniz, özgürlüğünün dışında...

Genç kadının hayatındaki birçok değişime, isminin hemen önüne yerleşecek olan yeni bir de sıfat eklenecekti. Artık dul bir kadındı. Bu kelimeyi hiç sevmemişti. Boşanma sonrası nüfus cüzdanını değiştirmek için gittiği kurumdaki memurun sorusu gerçekle yüzyüze gelmesini sağlamıştı; "Yeni cüzdanınızda medeni haliniz dul mu, bekar mı yazsın?"
Deniz bu soru karşısında donup kalmış, sadece boğuk bir sesle "bekar" diyebilmişti. Kim nüfus cüzdanında dul yazmasını isterdi ki, ya da öyle yazılması kime nasıl bir yarar sağlardı, ömür boyu çantamızın en kolay ulaşabileceğimiz yerinde tuttuğumuz bu belgenin üzerinde neden geçmişimizin hatırlanmak istenmeyen anıları bir kelimeyle her şeyi taze tutsundu ki? Bunları sormak istemişti memura. Gerçi sorsa bile cevap alamayacağı aşikardı. Çünkü adam, hayatları, geçmişleri özetleyen bu soruyu gayet umursamaz şekilde sormuştu. Duygusuzca bir cümle kurmuş ve sonuna rahatlıkla bir soru işareti yerleştirivermişti. Sadece karşılıklı kurulmuş bu iki cümle, Deniz için kendisini bekleyen günler hakkında bir ipucu olmuştu...

Daha önce eşiyle birlikte yaşadığı o güzel ve lüks evinden çok farklıydı yaşadığı yer. Elinde kalan son parayı da hayatta kalacak kadar kullanıyordu. Günlerdir iş ilanlarına bakıyor, görüşmeye gidiyor ama bir türlü iş bulamıyordu. Herşeye rağmen, tüm bu hayal kırıklıklarından sonra evine geliyor, taze çayını demliyor ve eve yayılan mis gibi çay kokusuyla ısınan bu soğuk evde huzur buluyordu...

Bu zor zamanlar, taşınabilir tek gözlü ocağında, taze bir çay demlemenin en güzel zamanlarıydı. Taze çay kokusu eve yayılmalıydı... Yayılmalıydı ki, Deniz annesini, ailesini yanında hissedebilmeliydi...


Çayını demledi, evin içine annesinin kokusu yayılmıştı sanki. İnce belli bardağına doldurduğu çayını alıp, kocaman gri duvarı gören pencerenin önüne oturdu. Bu kocaman gri ve soğuk duvarda şimdi hayallerini görüyordu. Bu duvar hiç bu kadar güzel görünmemişti Deniz'e...

Hayalinde öyle çok büyük şeyler yoktu. Özlediği ve uzun süredir yabancılaştığı bir duyguyu diledi...
Huzuru...

Ne kadar da yalnızdı. Şimdi kapısı çalınsaydı da ikinci bir nefes girseydi içeriye. Dolaptan diğer ince belli çıksaydı da, iki lafın belini kırsalardı birlikte...
Kocaman bir sessizlikte, avaz avaz hayaller kurdu Deniz insafsızca gelen geceye kadar...

Biliyordu, türlü sıkıntılı düşünceler kolkola girip gecesini zora koşacaklar, zor geçen gecenin ardından geldikleri gibi zafer kazanmışcasına gideceklerdi.
Sonra gece, gerçeklerle birlikte yerini yeni güne bırakacaktı...

Sevgilerimle...
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

9 Temmuz 2013 Salı

SON NOKTA...

Küçük kız ağlamaktan kızarmış gözlerle koşarak eve gelmiş, kendini camın hemen kenarındaki koltuğa atmıştı. Annesi telaşla neler olduğunu anlamaya ve kızını sakinleştirmeye çalışıyordu.


"Kızım biraz sakin ol, ne oldu anlatsana bana..."
Kız hıçkırarak ağlıyor, bir yandan da kelimeleri biraraya getirmeye çalışıyordu.
"Sinem var ya..."
"Evet, sıra arkadaşın değil mi?"
Küçük kız, ani bir çeviklikle hızla uzandığı kanepeden kalkmış, annesinin yaptığı çok önemli bir hatayı düzeltmek istercesine gözlerindeki yaşı hızlı ve sert hareketlerle silip, ağlamasına ara vermişti.
"Hayır anne, Sinem benim sadece sıra arkadaşım değil, en yakın arkadaşım aynı zamanda..."
Annesi kızının bu sinirli ama sevimli hallerine gülmek istese de ciddiyetini korur görünerek sormuştu: "Eee ne olmuş Sinem'e?"
Kız ağlamasına kaldığı yerden devam ederek: "Ankara'ya taşınıyorlarmış, o gidince ben çok yalnız kalacağım."
Annesi 9 yaşındaki kızının çok acı çektiğini görüyor ve onu teselli etmek istiyordu. Kızının çektiği acı, küçük omuzlarına ağır geliyordu belli ki...
"Biraz konuşalım mı seninle?" dedi annesi şefkatle.
Küçük kız yüzünü yastığa gömmüş, hem hıçkırarak ağlıyor hem de annesinin ne söyleyeceğini merak ediyordu.
Yavaş haraketlerle yerinden kalktı ve annesine kıpkırmızı gözlerle bakmaya başladı.
"Bak kızım" dedi annesi, "hani dil bilgisi dersinde öğrendiniz ya geçenlerde, cümlenin sonuna nokta konur."
Küçük kız, ağlamayı unutmuş, annesini şaşkınlıkla dinliyordu.
"Evet, ne ilgisi var şimdi dil bilgisi dersinin Sinem'le?"
"Cümle sonuna konulan nokta, aslında yeni bir cümlenin başlayacağını gösterir. Cümleleri anlamlı kılan da içinde kullanılan noktalama işaretleridir. Hayatta da böyledir benim küçük kızım. Bir cümle gibi. Başımıza gelen her olay bir noktalama işareti gibidir. Hayatımızı anlamlı kılar ve yön verir. Sinem'in Ankara'ya taşınıyor olması, sadece bir nokta hayatında. Tatillerde gelecekler, belki biz de Ankara'ya gittiğimizde onları ziyaret ederiz. Şimdi senin için hayatında yeni bir cümle başlayacak. Zamanla tanıyıp, çok seveceğin yeni arkadaşların olacak. Hem unutma, yeni bir cümlenin başlaması, bir önceki cümleyi yok etmez öyle değil mi?"
Kızının biraz daha sakinleştiğini gören anne mutluluk ve şefkatle küçük kızına sarıldı. Sonra kendi hayatını düşündü. Ne çok noktalar vardı hayatında. Kızına henüz anlatmadığı ama vakti geldiğinde kendisi gibi kızının da öğreneceği bir nokta daha vardı. Bu işaret, kızının babasıyla olan ilişkisinin sonunda da vardı...
Sonu gelen bir kitap gibi...
Bitmek gibi...
Gitmek gibi...
Son nokta gibi...

Sevgilerimle...
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

3 Temmuz 2013 Çarşamba

MUTLU SON...

O anda tüm kanımın vücudumdan çekildiğini hissettim. Komşu kadının anlattıklarını hayalimde canlandırmaya çalışsam da zorlanıyordum. Benim gibi hayal gücü geniş bir çocuğun bile sınırlarını zorlar nitelikteydi duyduklarım...


7 yaşlarındaydım. Komşumuz çay içmek için bize gelmişti. Çok severdim annemin komşu teyzelerle yaptığı dedikoduları dinlemeyi. Ben yokmuşum gibi, duymazmışım ve hatta hissettmezmişim gibi davranırlardı. Bende bu görünmezlik oyununda katılırdım onlara. Her zerreme kadar orada olurdum ama yoktum da...
Dedikodular bitmiş, komşu teyze dün başına gelen olayı anlatıyordu.
- Ah sorma Firdevs'ciğim, bizim balkonun demirlerine bir köpek sıkışmış bir türlü çıkaramadık. Oradan çektik, buradan ittik ama yok... Nasıl ağlıyor hayvan. Sonra baktık olacak gibi değil, poposuna sopayla hızlıca vurduk. Can havliyle kaçtı kurtuldu hayvancağız...

Dondum...
Duyduklarıma inanamadım.
Komşumuz bir cani miydi, yoksa melek mi?
Eğer bu köpek oradan çıkabilmeyi başarabildiyse bunu neden kendiliğinden yapmamıştı?
Neden bu kadar büyük bir acıyı beklemişti kaçıp kurtulmak için?..

O gün, evimizde duyduklarım ömrüm boyunca hep zihnimde tazecik kalacaktı.
Yetişkin bir kadın olduğumda bile, defalarca sıkışacaktım balkon demirlerine. Canımın çok yanması gereken zamanlar olacaktı gücümü anlamak için.
Bu yaşadıklarım balkon demirlerinden kurtulmanın aslında bir seçenek olduğunu öğretecekti bana...

Hala cevapsız bir soru var zihnimde.
Komşumuz cani miydi, melek mi :)

Sevgilerimle...
Heyyfi...


- Posted using BlogPress from my iPad

16 Haziran 2013 Pazar

BU KUTLAMA TÜM BABALAR İÇİN DEĞİLDİR...

Bugün babalar günü...
Bütün babaların bu günü kutlu OLMASIN!..


Evlatlarına,
Zengin olmaktan önce iyi bir insan olmayı,
Her daim doğruluktan ve dürüstlükten yana olmayı,
İnsanları ayırmadan koşulsuz sevebilmeyi,
Kin ve öfkenin ancak korkak insanların özelliği olduğunu,
Hayatı korkuya değil sevgiye dayalı yaşamanın gerçek erdem olduğunu,
İnsanları seven, saygı duyan, barbarların karşısında dimdik durabilen bir fert olmayı,
Onur ve haysiyetini çıkarları için satmamayı,
Gücün, senden farklı düşüneni ezerek ve yok sayarak değil, zekayla ve sahip olunan insani değerlerle elde edilebileceğini,
Kısacası insan gibi insan olmayı öğreten ve böyle yaşayan babaların babalar günü kutlu OLSUN!..

Sevgilerimle...
Heyyfi...


- Posted using BlogPress from my iPad

29 Mayıs 2013 Çarşamba

BİR 29 MAYIS HİKAYESİ...

29 Mayıs 1953 yılında, evlerden birinde bir erkek çocuk dünyaya geldi. Doğduğu o gün, İstanbul'un fethinin 500. yıl kutlamalarıyla aynı güne rast gelmişti. Bunun için dışarıda kutlamalar yapılıyordu. Ev halkı dedi ki, "Bu çocuğun bugün doğması bir işaret olmalı, ismi mutlaka Fatih olacak."
Bebeğin ismi Fatih oldu...
Sonra düşündüler ve dediler ki, "Sadece Fatih yeterli olmaz, bugün doğduğu için ikinci isim olarak Mehmet de eklemeliyiz..."
Bebeğin ismi, Mehmet Fatih oldu...
Evin teyzesi, bütün ailenin çok saygı duyduğu biriydi. Dedi ki:" Hayır, ben bu çocuğun isminin Uğur olmasını istiyorum, mutlaka uğur getirecek bu aileye..."
Ev halkı teyzeyi kıramadı.
Bebeğin ismi Mehmet Fatih Uğur oldu...


Yıllar sonra Karadeniz'in küçük bir şehrinde bir kız bebek doğdu.
Yıllar, elele verdi.
Yağmurun toprakla buluşması gibi, gökteki yerdekiyle buluştu...
Evlendiler...
Bugün hem nişan yıldönümleri, hem de kadının "hocam ve kocam" dediği eşinin doğum günü...

Canım kocam, doğduğun gün için şükrediyorum...
Ruhunun, ruhuma dokunduğu gün için şükrediyorum...
Kalbin kalbime ulaştığı için şükrediyorum...
Seni çok seviyorum...

Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

27 Mayıs 2013 Pazartesi

DENİZ-10

- Ben boşanmak istiyorum.
Bu cümle artık her ikisinin de bambaşka yollara gidecek olan hayatlarının başlangıcıydı.
Erkek sadece "Neden?" diyebildi.
Aslında sorduğu sorunun cevabını o da biliyordu. Uzun zamandır aynı evde, farklı odalarda yaşıyorlardı.
Boşandılar.


Deniz, artık yeni evinde başlayan yeni hayatına şöyle bir baktı, duygularına şöyle bir göz gezdirdi, hiçbir şey hissetmiyordu.
Boşluk... Sadece kocaman bir boşluk vardı.
Yeni hayata başlamıştı başlamasına da, böyle bir yalnızlığa alışık değildi.
Yeni yıla girmek için yaklaşık bir ay vardı.
Gelecek olan yıla, nasıl, kimlerle, hangi dileklerle girecekti?
Yeni yıl dileklerini bile zihninde sıralıyamıyordu.
Sadece boşlukta savruluyor ve sinema yer göstericileri gibi, birinin ona elinde küçük bir ışıkla yol göstermesini bekliyordu.
Bu şekilde 20 gün kadar geçti.
Artık eski arkadaşlarıyla görüşmüyor, ailesinden de olabildiğince uzak durmaya çalışıyordu.

Evi çok soğuktu.
Yeni güne uyanmak bile istemiyordu.
Uzun süre yataktan kalkmadı. Bugün yılın son günüydü.
Arkadaşları, eşinden ayrılma kararı aldığı için Deniz'i haksız buluyorlar, böylesine iyi bir eşi ve hayatı bıraktığı için onu şımarık olarak değerlendiriyorlardı.
- Mutsuzum...
demişti Deniz, ayrılma sebebini açıklarken eşine.
- Peki ne eksik, neden mutsuzsun?
Deniz, eşinin bu sorusu karşısında vereceği cevabı zihninden geçirdi. Fakat cevap, çok ama çok uzundu, aynı zamanda da sadece tek bir cümleydi aslında.
- "Eksik olan benim" dedi.
Konuşacak hali yoktu. Yüreği artık çok yorgundu.
Kendini bulma yolculuğuna çıkmaya fırsat bulamadan genç yaşta evlenmişti.
Zamanla, kendini tanımaya ve anlamaya başladıkça, aslında yaşamak istediği hayatın bu olmadığına karar vermişti.
Artık bu soğuk ve güneş bile görmeyen yeni evinde, yeni bir yolculuğa başlamıştı.
Akşam olmuş, yeni yıla girmeye 2 saat kalmıştı.
Kalktı ve yatak odasına gitti. Odada küçük bir yatak ve eve ait olan eski bir dolaptan başka eşya yoktu.
Dolap kapakları, beyaz yağlı boya ile boyanmış ve tam kapanmıyordu.
Yarı açık olan dolap kapağını açtı ve yıllar önce özel bir gece için aldığı siyah tül ve dantelden oluşan uzun elbisesini giydi. Girişteki eski ve sırları döküldüğü için pek de birşey göstermeyen, evindeki tek aynanın karşısına gitti.
Dağınık saçlarına, solgun yüzüne ve çok mutsuz görünen gözlerine baktı.
Bir anda çılgınlar gibi ağlamaya başladı.
Bir yandan ağlıyor, bir yandan da hemen dış kapının yanında duran siyah rugan, topuklu ayakkabılarını giymeye çalışıyordu.
O anda biri ona neden ağladığını sorsa, verebileceği bir cevabı yoktu. Neden ağladığını kendisi de bilmiyordu aslında. Emin olduğu tek şey, boşandığı için ya da eşini özlediği için ağlamadığıydı. Sadece yüreğinin yorgunluğunu akıtıyordu...
Yüzünü temizledi.
Makyajını yaptı. Artık bir saatten daha az bir zaman kalmıştı yeni yıl için.
Televizyonun müzik kanalını açtı.
Sanki bütün notalar anlaşmışlar ve yalnızlık parçaları çalmak için biraraya gelmişlerdi.
Hem şarkılara eşlik ediyor hem de bağıra bağıra ağlıyordu.
Yeni yıl için geri sayım başlamıştı.
4-3-2-1.......

Sabah baş ağrısı ile gözlerini açtığında, salondaki kanepede sızdığını ve çok üşümüş olduğunu fark etti.
Kalktı, sıcak bir duş aldı ve sadece karşı evin duvarını görebildiği penceresinin yanına gitti.
"Keşke çok daha güçlü olabilseydim..." diye düşündü.
O anda, kapıya bırakılmış bir şişe süt, taze ekmek ve gazeteyi aldığını, taze demlenmiş çay kokusunun tüm evi sarmaladığını, ocakta kaynayan çayın, mutfak penceresinde oluşturduğu buğuyu hayal etti.
Şu anda diye düşündü, "Şu anda sadece bunlar olsa ne kadar mutlu olurdum..."
Deniz'in yeni yıl için istediği şey artık zihninde şekillenmişti.
Ellerini göğsünün üzerinde birleştirip, kafasını hafifçe yukarıya kaldırdı ve
-"Tanrım, yeni yıl için dilek dileme hakkım hala geçerliyse, güçlü bir kadın olmayı diliyorum" dedi.
Sonra bir gülücük fırlattı.
Bu, Deniz'in yeni başlayan hayatının ilk tebessümüydü.

Deniz artık hazırdı.
Çok zor günler ve bugünlerin peşinden gelecek olan hayatın hediyeleri onu bekliyordu. Deniz yıllar sonra anlayacaktı ki, bu zor günler ona verilen bir hediyeydi. Bu günlerde öğreneceği herşey, ileride onu bekleyen, mutlu bir hayatın habercisiydi.
Deniz, isminin hakkını verircesine, büyük bir fırtınadan sonra dalgaların kıyıya bıraktıklarıyla, yeni bir yaşam kuracaktı. Henüz farkında değildi ama, hayat bu fırtınadan sonra kıyıya hediyelerini de bırakmıştı. Deniz çok sonraları öğrenecekti ki, fırtınalar olduğu gün korkutucu ama sular çekilince hediyelerini bırakan cömert bir dost gibiydi...

Yüzüne sebepsiz bir huzur yerleşmişti...

(Devam edecek...)
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

25 Mayıs 2013 Cumartesi

İMZA: KARIN İZMİR İMZA GÜNÜ

İzmir'de imza günündeydik. Katılım epeyce yoğundu. Çok sevdiğim arkadaşlarım, ailem ve İzmir'li yazarlar da oradaydı.
Varlıklarıyla bana destek veren tüm arkadaşlarıma ve aileme teşekkür ediyorum. Blogunu büyük bir keyifle takip ettiğim ve tanımak için sabırsızlandığım Öznur'um da oradaydı. O kadar içten ve sıcak ki. Canım arkadaşım, ne iyi ettin de geldin ve ben seni tanıdım...


Fazla kelime kullanmak yerine, fotoğraflar konuşsun diyor ve İzmir'den karelerle sizleri başbaşa bırakıyorum...



































Sevgilerimle...
Heyyfi...

Posted using BlogPress from my iPad

19 Mayıs 2013 Pazar

BUGÜN YAĞMUR YOK HAVADA...

19 Mayıs 1919, kurtuluşa giden yılların başlangıcı, inaçlı yüreklerin ve Büyük Önder'in sayesinde yıllarca kutlanacak milli bir bayrama dönüştü.
Lisedeyken, 19 Mayıs yaklaşırken, annemin komşu teyzelerle ayaküstü yaptığı konuşma bugün gibi kulaklarımda: "havada yağış olmasa da, çocuklar bayramlarının tadını çıkarsalar"...
Havada en azgın yağış bile olsa kutlanırdı bayramlar. En fazla ıslanırdık, ciddiye almazdık azgın yağışları...
Bugün bayramımız kutlanıyor, ülkemin her yerinde, her yüreğinde.
Azgın yağışlar olsa bile ülkemde, kutlanacak mutlaka. Emanet çünkü bize...


Bugün biraz bulutlu, keyifsiz, acılı, karanlık ama, yağmur yok havada...
Coşkuyla kutlamak gerek bu büyük günü,
Bugün de, yarın da...
Bayramımız kutlu olsun...

Sevgilerimle...
Heyyfi...


- Posted using BlogPress from my iPad

16 Mayıs 2013 Perşembe

İMZA: KARIN - BASIN LANSMANI

128 kadının, hemcinslerine destek olmak için oluşturduğu bu kitabın lansmanı için İstanbul'daydık.
Her birimiz farklı renklerdik ve biraraya geldiğimizde gökkuşağı gibi olmuştuk.
Böyle bir projede yer almaktan çok mutlu oldum.
İşte lansmandan kareler....



Tanışmayı çok istediğim ve yazılarını keyifle takip ettiğim Esra Aylin Akalın, kakara kikiri bloğunu yazıyor aynı zamanda ve İmza:Kızın ve İmza :Karın kitaplarının kahramanlarından.
Sonunda kanlı canlı tanışabildik:)



Tanışmaktan büyük onur duyduğum kadınlar vardı, güçlü ve ilham veren...



lalenin bahçesi ile tanışma şansım oldu. Çok mutlu oldum...



Yazarların mektup ağacı:)



Fatih ve Armağan Portakal ile tanıştık. Armağan Hanım da eşine çok güzel bir sürpriz yapmıştı...
Yazarlardan Aynur Hanım'dan da imza alma şansım oldu...



STET Derneğinin gülen yüzü Ayşe Tolga...



Bu güzel projenin lokomotifi, her daim gülen yüzüyle Banu Hanım...
Banu Özkan Tozluyurt, Banunun dünyası blogunun da yazarı aynı zamanda...



Lale Manço da büyük ustaya çok özel bir mektup yazmış...



Aşkı anlatan adam Mehmet Coşkundeniz'e eşi, Derya Coşkundeniz aşkını anlatmış mektubunda...



Yüzü her daim gülen Aynur Tümen, bir kişisel gelişim uzmanı aynı zamanda.(Solda)
Sevgili Burcu ise bir müzik öğretmeni. Eşi ile birlikte büyük bir renk kattılar lansmana. Sevgili Burcu'yu tanımaktan çok mutlu oldum.



Türkiye için büyük bir değer olan Ersan Erdura'ya eşi Leyla Hanım, çok güzel bir mektup yazmış. Mutlulukları daim olsun...



Annelerin en güzel mavi bakanı, Mavianne, uzun süredir keyifle takip ettiğim bir blog yazarıydı. Kendisini tanımaktan çok mutlu oldum. O mavi gözleri sevgi dolu bakıyordu. Arkadaşı Burcu Hanım ile birlikte gelmişti Ankara'dan... Mavianne harikasın:)



Başka bir ustaya da mektup vardı. İlkim Karaca, Cem Karaca'ya yazmıştı özlemini...



Yüzü hep gülen ve bir gün uzun uzun sohbet etmek istediğim Ayşe Serpil Şengör ile de tanışma şansım oldu.


Ertesi sabah FOX TV'de, Fatih Portakal ile Çalar Saat Programı'nda röportajımızı görünce pek keyiflendik:)

Sevgilerimle...
Heyyfi...