Neden "Çayım taze..."?

Aklıma geldiğinde içimi ısıtan bazı anlar vardır.
Bunlardan çocukluğuma dair hatırladığım; annemin, sabahtan akşama kadar sokaklarda oynadığımızda ve heryerimiz toz-kir içindeyken, bizi içeriye alma çabasıyla seslenişidir: "Çocuklaaar, hadi artık akşam soğuğu çıktı, içeriyeeeee!!!"
Artık akşam soğuğu çıkmıştır, bundan korunacağımız, ısınacağımız, temizleneceğimiz yuvaya çağrılmaktır bu. Güven verir, huzur verir, içimi dinginleştirir. O günlerde de, şimdi de...
Artık yetişkinim. Beni akşam soğuğu çıktığı için eve çağıran ses yok. Hâlâ zaman zaman akşam soğuğu çıkıp, üzerime bir hırka almam gerekse, içim ısınır, güvende ve huzurlu hissederim. Sanırım örgü örmeye başladığımdan beri, bu yüzden hep hırka örüyorum:)
Annem'e Sevgilerimle...

Gelelim bugüne...
Büyüyünce içimi ısıtan cümlelerden biri; telefonun ucundaki bir dosta,
"Çayım taze, sıcak simitleri al gel" demek...
Bu cümle benim için dostluk demek, huzur demek, paylaşmak demek, hadi gel demek, gel de iki lafın belini kıralım demek. Davet eden de olsan, edilen de, ne fark eder ki?
Çayım taze...
Hadi alın sıcak simitlerinizi, peynirlerinizi, gelin bloğuma, iki lafın belini kıralım :)

Heyyfi

10 Mart 2016 Perşembe

VAKİTLİCE YAZAYIM DEDİM...

Seninle geçireceğim ne kadar ömrüm kaldı bilmiyorum... Hayatıma girmenle birlikte sağlıklı yaşamaya daha bir önem vermeye başladım. Daha çok su içiyorum örneğin. İyi besleniyor, egzersiz yapıyorum. Beni üzen şeyleri ve insanları hayatımdan uzak tutuyor, her anın tadına varmaya çalışıyorum...
Şimdi sana bir not yazacağım. Not dediysem, öyle üç beş cümlelik olanlardan değil elbet...
Bunu, anneden kızına geçen özel bir yemek tarifi gibi gör. Kaybetme. Sakla. Bir gün ihtiyaç duyarsan şöyle bir göz at, işine yaramayacağını düşünürsen tekrar yerine bırak. Bırak ama koyduğun yeri de unutma...


        
Önce en önemli konudan başlamak isterim... Kadınlığını sevme konusundan... Sevmek yerine korkunun öğretildiği dünyada, bunu anlaman çok önemli.
Genç kız olma zamanların geldiğinde, vücudunda oluşacak değişimleri sev ve şükret. Zira bütün bunlar sana bahşedilmiş değişimler. Göğüslerin ilk çıkmaya başladığında sakın ha utanıp sıkılma. Saklamak için kamburunu çıkarma. 
İlk regl olduğunda da sakın korkma. Her ay olacak bu. Sağlıklı bir kadınsın demektir artık...Aman ha arkadaşlarınla konuşurken bu duruma "hastalandım" deme. Bu hastalık değil, ayrıcalıktır yavrum...

İlk aşkının tadını çıkar. İlk aşklar ömrünün sonuna kadar seninle yaşayan en tatlı anılardır. 

İstemeden de olsa bir hata yaptığında yüzünün kızardığına emin ol. Bu seni daha iyi bir insan yapacaktır.

Egzersizi hayatından sakın ola çıkarma. Yaşın ilerleyip, menapoza girdiğinde çok işine yarayacaktır.

Bol bol su iç, sağlıklı yemekler ye. Dedikodunun olduğu yeri hemen terk et. İyi beslenmek sadece yiyerek değil, duyarak ve görerek te olur. Tercihini hep sağlıklı olandan yana kullan...

İnsanların gözlerine bak, bak ki kalplerini görebilesin, bak ki onlarda senin kalbini görebilsin.

Hayatta hiç bir eşyaya, duyguya, hele hele bir insana bağımlılık duyma.  Sevdiğin ve birlikte olmak istediğin için onlarla zaman geçir. 

Zaman zaman dolabını aç ve bir süredir giymediğin ne varsa ihtiyacı olanlarla paylaş.

Evde kek pişir. Mis gibi huzur kokusunu yaysın mutfağına, odalarına, salonuna... Sakın ha taze demlenmiş bir bardak çayı eksik etme yanında. Zira kek ve çayın dostluğu dillere destandır... 

Her daim şükret. Şükretmenin mucizevi gücünü yaşayacağını sana garanti ederim...

İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi öğrendiğinde, emin ol ki daha az kırılacaksın.

Üzüntülerini içinde biriktirme. Unutma, içinde tuttuğun her zararlı duygu organlarına zarar verecektir.

Odanı sık sık havalandır, küçük bir vazoya taze çiçekler koy. Tatlı bahar rüzgarı tüllerini uçururken, sevdiğin bir müzik aç ve dans et... 

Fikirlerini cesurca savun. Bundan rahatsız olan insanlar çevrende elbet olacaktır. Umursama... Güçlü  ol...

Seni başka bir insana dönüştürmeye çalışan ve bunu yaparken kalbini kırmaya meyilli olan sevgililerin olursa hemen terk et. Çünkü o seni değil, yaratmaya çalıştığı karakteri seviyor demektir.
Başkalarının ne diyeceğine göre değil, vicdanının ne diyeceğine göre al kararlarını hep... Kaybetme korkusuyla alınan kararlar sadece kaybettirir kızım unutma...

Gücünü hep zekandan ve sevecen ruhundan al. Birileri gücün tek yolunun para olduğunu söylerse de sakın aldırış etme. Doğru değil yavrum...

Çay demle, en sevdiğin arkadaşını ara, "taze çayım var, simitleri de al gel, iki lafın belini kıralım" de. Gelsin arkadaşların. Gülün, konuşun, birbiriniz için ne kadar önemli olduğunuzdan bahsedin. Bu, ruhun en iyi ilacıdır.

Her yıl kar yağarken sana öğreteceğim şiiri oku pencere kenarında. Sonra bir dilek tut... Çok keyifli olacaktır.

Hayatta elde edeceğin kariyer yada paradan çok, nasıl bir insana dönüştüğünle övün.

Ha bir de, sana 1 yaş hediyesi olarak yaptırdığım gümüş kolyeyi hep sakla. Arada bir külle ov ki tekrar parlasın...

Ve kızım, anne olduğun gün, bu notumu tekrar oku... 

Şimdi bakıyorum da sana, makarna tabağına bir kase çorbayı boca ettin. Büyük titizlikle elde ettiğin bu karışımı önce o minicik yüzünün her bir noktasına sonra saçlarına ve en ihtişamlı final olarak  tüm kıyafetlerinin üzerine dökeceksin. Olsun... Kaşığı ağzına götürmek için verdiğin çabanın senin için ne kadar önemli bir hayat başlangıcı olduğunu biliyorum. Bunun için harcadığın yoğun mesaide, mideciğine giden kısım beni ilgilendiriyor, gerisi boş... Başardın...
Başaracaksın...
Her yaşında, yeni yeni başarıları, hayal kırıklıklarını, aşkı, kalp acısını, kutlamaların her rengini yaşayacaksın... Hayatın tadına varacaksın... Her yaşadığının bir sebebi olduğunu bil ve başına gelen herşeyi olduğu haliyle kabul et...

Kara gözlüm, hayatla savaşmak yerine, bu vakti yaşamanın tadını çıkarmak için kullanacağını umuyorum...

Seni Seviyorum...

25 Şubat 2016 Perşembe

23 ŞUBAT...

İki yıl öncesine kadar hiçbir anlamı olmayan, sıradan şubatın sıradan 23'ü...
23 Şubat 2014 18:28... Kızım doğdu... Mucizevi bir hediyeydi... Eksiğim kalmamıştı hayatta...
23 Şubat 2014, 19:58... Canımın canı, ailemin biricik göz bebeği yeğenim, Mert'im, motosikletine binip sadece bir tur atıp eve dönecekti. Yanlış yerde, yanlış zamanda aniden duran bir araç bu planı bozdu... Güzel gözlüm, 23 yaşında melek oldu... 
Kader 1,5 saat arayla, bizden bir meleği alırken, diğerini gönderdi.
23 Şubat 2014... Sıradan şubatın, unutulmaz 23'ü olmuştu artık...


İyi ki doğdun Ela kızım, iyi ki beni buldun...


Melek oğlum, Mert'im, nurlar içinde uyu... Buluşacağımız gün olacak elbet... O güne kadar seni çok özleyeceğiz yavrum...

15 Ekim 2015 Perşembe

İNSANLI BEDENLER...

O sabah ne kadar da mutluydum. Bir yandan sırt çantamı hazırlıyor, bir yandan telefonu omuzumla kulağıma sıkıştırmış annemi arıyordum.
"Ben Ankara'daki barış mitingine katılacağım anne, sabah erkenden yola çıkacağız arkadaşlarla. Bitince döneriz yurda merak etme diye aradım. "
"Kızım senin okulun yok mu? İstanbul'dan Ankara'ya mitinge mi gidilirmiş hem. Otur oturduğun yerde."
"Barış için yürüyen bir kız yetiştirdim diye mutlu ol bence tontiş annem benim. Bak şimdi hazırlık yapıyorum, yurttan ve okuldan arkadaşlarla sabah yola çıkacağız. Seni çok seviyorum bir taneciğim. Dönünce seni ararım. İçin rahat etsin."
"İyi madem. Belli ki sen kararını vermişsin. Dikkat et kendine. Üşütme oralarda. Ankara soğuk olur, çantana hırka da koy. Beni de sakın habersiz bırakma. Sık sık telefon et olur mu kızım? Haydi yolunuz açık olsun bakalım..."

Sabah erkenden yola çıktık. Hatıra fotoğrafları çektirip, derslerden, sevgililerimizden konuştuk. Yolu böylece bitirip Ankara Garı'nın önüne geldik. Bu, Ankara'ya ikinci gelişimdi. Ne kadar da farklı görünüyordu. Memleketim olan şehirden de, okuduğum şehirden de çok farklıydı. Ciddi bir şehirdi sanki...

Kalabalık iyice artmaya başlamıştı. Birçok şehirden insanlar, barış istemek için aynı yerde toplanıyordu. Bu kadar güzel bir amaç için orada bulunmaktan dolayı kendimi hem çok özel hem de çok mutlu hissediyordum. Yeni insanlarla tanışıyor, baktığım her gözde sevgiyle bakmanın farklı renklerini görüyordum...
Yakınımızda bir grup halay çekiyordu. Elimdeki simitin susamlarını kemirirken onları izliyordum. Ne kadar mutlu görünüyorlardı...
Sonra bir ses duydum. Kulaklarım uğuldadı... Hepsi o...
Sabah çok ciddi görünen bu şehir, şimdi yaralı bir kuş gibi savunmasızdı. Her yerde kan vardı. Şu kanlar içinde yerde yatan az önce simitimin yarısını paylaştığım arkadaşım değil miydi?
Ya şuradaki kopmuş kol? O benim kolum değil mi? Annemin sabah almam için tembihlediği hırkanın kırmızı deseninden tanıdım yarım kalmış bedenimi yerde yatarken...
Aklıma ilk annem geldi. Şimdi ona kim, nasıl anlatacaktı benim öldüğümü. O, bu acıyı nasıl kaldıracaktı hasta bedeniyle... Acısının içinde bana içten içe kızacak mıydı, onu dinlemeyip gittiğim için...
Aradan birkaç gün geçti. Haberler sürekli artan ölü sayısını veriyor. Tanıdık tanımadık herkesin canı yanıyor. Herkes bu karanlık yüreklere nefretini, kinini kusuyor. Kimlerin suçlu olduğu, kimlerin bu katliamı yapmış olabileceğini tartışıyor...
Bir gün, "her insanın içinde toplu iğne ucu kadar bile olsa insanlık vardır" diye duymuştum. Artık buna inanmıyorum. Yokmuş...
Olsaydı, bedenine o bombaları sarıp, hem kendini hem o kadar insanı havaya uçurabilir miydi?
Olsaydı, sırf barış istiyorlar diye birileri, başka bedenlerin üzerine bomba koyup, "git kendini de, onları da havaya uçur" diyebilir miydi?
Bunlar bence insansız bedenler...
Karanlıkla boğulmuş esirler...
Herkes birbirine "şimdi ne olacak, artık bu ülke aynı ülke olmayacak" diyor, duyuyorum, görüyorum...
Bunu diyenlere katılıyorum... Aynı olmamalı... Değişmeli... İnsanlığını hatırlamalı...
Şimdi, kalbinde iğne ucu kadar insanlık olandan, kalbinde iğne ucu kadar karanlık olmayana kadar tüm insanlığa sesleniyorum. Hangi tanrıya inandığının, hangi dili konuştuğunun, hangi köklere sahip olduğunun hiçbir önemi olmadan kolları sıvayalım. Yeni bir dönem başlatalım. bu döneme de "İnsanlı bedenler" dönemi diyelim...
Kalplerdeki ışığı öyle bir parlatalım ki, karanlığın en büyük düşmanını karşısına koyalım. Kendi karanlıklarında boğulmalarını sağlayalım. Nasıl mı?
Çok kolay...
Dönüp dönüp aynı şeyleri konuştuğumuz koltuklarımızdan kalkalım ve ışığımızı her yere, herkese bulaştıralım... Önce bunu kendimizde yapmaya başlayalım...
Daha çok tanımadığımız insanlara gülelim, selam verelim...
Daha çok teşekkür edelim...
Daha çok özür dileyelim, daha çok seni seviyorum diyelim, sarılalım, başarıyı alkışlayıp, önünü açalım...
Çocuklarımızın okudukları okulların ne kadar pahalı olduğuyla değil, nasıl bir insana dönüştükleri ile gururlanalım...
İhtiyacı olanlara ulaşalım...
Üşüyen bir çocuğun ayağına giydirdiğiniz botun ve sırtına kondurduğunuz bir kabanın, aslında fazlasıyla sizi ısıttığını tekrar tekrar yaşayalım...
Elim sende oyunu oynar gibi. Kalbimizde bulduğumuz her parlak ışığı bulaştıralım birbirimize. Birçok basit ama etkili yolu var ışık bulaştırma oyununun...
Karanlığın üzerine üzerine gidelim. Halka halka büyüyen sevgi ışığını boca edelim üzerlerine. Öyle ki, kaçacak tek yerleri kendi karanlıkları olsun...
Bunları okurken kafanızdan " bu kadar basit değil bu işler" dediğinizi duyuyorum sanki.
Bu kadar basit...
Bulaştırılan ışık ve sevginin her türlü korku ve karanlığı yok edeceğine inanıyorum...

Bu arada ölü bir kızın "biz" diyerek konuşması tuhaf mı geldi?
Gelmesin...
Bedenim parçalanmış olsa da, ben buradan "Bize" bakıyor olacağım. Kopan kolum, parçalanan bedenim, dünyadaki sevginin uyanışına hizmet ederse ancak bir anlamı olacak. Aksi durumda ben, sadece annesini acılar içinde bırakıp, parçalanıp gitmiş bir bedenden ibaret olacağım...

İnsanlık barındırmayan bedenlere inat, bedenim olmadan da sizlerle insanlığımın devam edeceğini biliyorum...
Lütfen oyunuzu öyle bir kullanın ki, sevgi ışığını da atın zarfın içinde sandığa. İnsanlı bedenler olsun sonunda etrafımızda bolca...

Artık yüreklerimizdeki ışığın üzerindeki tozu silip parlatma zamanıdır. Zira ışığımızın her geçen gün azalması, karanlığın alkış tutması demektir...

Dilerim parçalanmış bedenim, insanlığın ışığını birleştirir...

Sizleri seviyorum...

30 Eylül 2015 Çarşamba

45 YAŞA KISA MEKTUP...

25 Eylül 1971, doğduğum gün...
25 Eylül 2002, sevdiğimle evlendiğim gün...
25 Eylül 2015, yaşadığım her şeye şükrettiğim gün...
Yaşımın 45'e, evliliğimin 13'e ulaştığı gün...
Ela'mın, doğum günü pastamda dolaşan parmaklarına mutluluk ve şükürle baktığım gün...
Sevdiğimin aşkla bakan gözlerinde huzur bulduğum gün...


31 Temmuz 2015 Cuma

Bİ AKIŞA BIRAKIP ÇIKACAKTIM...


Dışarıda yağan deli yağmurla yarışırcasına cafeden içeriye girdiğinde, gözleri sabırsızca sevdiği adamı aradı. Esmer yakışıklısı, uzun boylu Kerem oradaydı. Zeynep'in aksine çok sakindi. Kahvesini yudumluyor, okuduğu gazeteden gözlerini ayırmıyordu. Bu sakinlik çok normal değildi. Az önce sevgilisi tarafından panik halinde aranan ve buraya randevu verilen kişi o değil miydi?..
Zeynep hızlıca sandalyeyi çekip oturdu. Sırılsıklamdı. Kerem masadan aldığı birkaç peçeteyi ona uzattı. Bir yandan yüzünü siliyor, bir yandan da ağlayarak sevdiği adama bakıyordu.
Genç adam, serçe yavrusu gibi titreyen kadının ellerini avuçlarının içine almış ısıtırken, Zeynep aklına ilk gelen kelimelerle ona bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
Kerem, sakinlikle kayıtsız kalmak arasında bir tavırla yüzünü kadına yaklaştırıp, "Ne oldu canım, neden yine bu kadar sıkıntılısın? 'Konuşmam gereken şeyler var...' dediğinde sesin çok kötü geliyordu. Umarım her zamanki gibi fazlasıyla büyüttüğün bir konudur"
Bunları söylerken, durumun bu olduğuna emin gibi görünüyordu.
Bu tür krizler sık sık oluyordu çiftin hayatında. Zeynep, her şeyi dert edebilme konusunda mükemmel gelişim göstermiş bir genç kadındı. Biraz içerlemiş olsa da sadece omuz silkmekle yetindi.
Zira Kerem, arkadaşları ve ailesi arasında vurdumduymaz halleri ve her şeyi oluruna bırakan teslimiyetçi karakteriyle nam salmıştı. Bu iki zıt kişiliğin tek ortak noktaları aşklarıydı.
Zeynep kelimeleri ardı ardına ekliyor, soluk almadan konuşuyordu.
"Mehmet İsviçre'ye gitmeye karar vermiş o delişmen kızla..."
"Ee, ne var bunda? Selin senin için delişmen olabilir ama kardeşin onu çok seviyor. Eminim yakında da evlenirler. Kızın okulunu bitirmesi için İsviçre'ye dönmesi normal değil mi?"
"Kendisi dönsün, kardeşimi neden yanında sürüklüyor ki. Ya orada kalıp bir daha dönmezlerse ben ne yaparım. Ailemden neredeyse Mehmet'ten başkası kalmadı bu hayatta. O da giderse kimsem kalmayacak."
Kerem, oturduğu sandalyeyi Zeynep'e biraz daha yakınlaştırıp kızın başını göğsüne yasladı ve sevgiyle saçlarını okşayıp, gözyaşlarını sildi.
"Ne yani, sen şimdi beni yok mu sayıyorsun?"
Bunu söylerken gülümsüyordu...
"Hayır, olur mu hiç, sen benim sadece ailem değil herşeyimsin... Yani kan bağım olan kişiler anlamında söylemiştim ben..."
Kerem gevrek bir kahkaha attıktan sonra, -her zaman yaptığı gibi Zeynep'i biraz olsun sakinleştirebilmenin zaferiyle- "Tamam tamam şaka yapıyorum zaten" diyerek sevdiği kadının yüzünde günün ilk tebessümünü görebilmişti. Her ne kadar bu tür durumlar ilişkilerinde rutin bir hal almış olsa da, Zeynep'i gülümsetmeyi başarmanın tatlı gururunu her seferinde yaşardı genç adam...
Kısa bir sessizlikten sonra ilk cümleyi Kerem kurdu:
"Şu son günlerde herkesin dilinde olan akışa bırakma konusunu bir denesen diyorum, herşeyi çok kafana takıyorsun."
"Anlamıyorum bu akışa nasıl bırakılıyor. Yok saymak mı, boş vermek mi, yoksa kaderciliğin moda ismi mi? Kafam çok karışık inan..."
"Aslına bakarsan benim de kafam karışık bu konuda ama işe yarıyormuş. Hatta araştırmayı çok seven bir arkadaşım, benim doğuştan hayatı akışa bırakan biri olduğumu söylemişti..."
Kerem bu yorumundan sonra, gürültülü bir kahkaha daha attı. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra fincanını telaşla tabağa bırakıvermişti. Yüzyıllardır kimselerin ulaşamadığı, dünyayı değiştirecek kadar kadim bir sırrı paylaşmak üzereymiş gibi heyecanla konuşmaya başladı...
"Köpeklerden hiç korkmam. Çocukluğum mahallede sokak köpekleriyle oyunlar oynayarak geçti. Bir gün, yanlarından geçen kişinin korku kaynaklı salgıladığı bir tür kokuya duyarlı olduklarını ve bundan etkilenerek saldırabileceklerini duydum bir yerlerde. Köpekten hiç korkmayan ben, şimdi ne zaman yanlarından geçsem o kokuyu salgılama endişesi yaşar ve dikkatli olmaya çalışırım."
"Bu örneğin akışa bırakmakla olan ilgisini çözemedim."
"Bence var. Köpekten korkmadığım için hiçbir endişe duymadan yanlarından geçip gidiyordum. Ne zaman ki bu bilgiyi öğrendim, koku yaymaktan korkmaya başladım."
"Yani fazla bilgi korku mu getirir diyorsun sen şimdi?" Zeynep bunu söylerken, biraz da alaycı denebilecek küçük bir kahkaha atmıştı.
"Hayır. Buradan çıkacak sonuç bence şu: bir olayın sonucunu değiştiremeyeceksek, gereksiz yere endişe etmenin bir anlamı yok. Yayılan kokunun tehlikeli olduğu bilgisine ulaşmadan önce, "akışa bırakmak" denen şeyi doğal olarak yapıyordum. Bilgiye ulaştıktan sonra da bunu başarabilirsem bu iş oldu demektir."
"Hangi iş?"
"Akışa bırakma işi işte..."
Zeynep, yüksek sesle gülmeye başladı. Mehmet konusu, ne ara akışa bırakma tezleri üretmeye kadar uzanmıştı. Kerem'in her zamanki rahat halleri diye düşündü. Tatlı, çocuksu halleriyle bu esmer yakışıklısı adam, sevdiği kadını sıkıntılı halden çıkarıp gülen bir kadına dönüştürmeyi başarmıştı yine. Şefkatle baktı Kerem'e. Nasıl da heyecanla anlatıyordu yeni keşfini(!)...
"Ne gülüyorsun, bence çok mantıklı. Farkında olursak, ihtiyaç duyduğumuz anda akışa bırakma işini otomatiğe bağlarız, ne dersin?"
Cümlesini bitirirken, hınzır gülücüğüne tatlı bir göz kırpması eşlik etmişti.
Zeynep, sevgiyle eğilip Kerem'i yanağından öyle bir öpmüştü ki, yan masalardaki insanların dikkatini üstlerine çekmişlerdi...
Derin bir nefes alan Kerem ciddi duruşuna geri dönmüş, bu konuda birkaç okul bitirmiş bir tavırla konuşmasını sürdürmüştü:
"Bir tohumu düşün. Akışa bırakmak dışında büyümek için elinden ne gelir ki?"
"Biz bitki değiliz ama..."
"Olsun. En azından onlardan ilham alabiliriz öyle değil mi?"
"Nasıl, anlayamadım?"
"Düşünsene, tohum toprakla buluştuğu anda artık büyüme süreci başlar. Kuraklık, sel, afet ya da verimsiz toprak gibi endişesi olmaz. Sahip olduğu olanaklar neyse o kadar büyür."
"Bunun adı kader değil mi Kerem?"
"Peki kader dediğimiz şey, elimizdekilerle en iyisini yapmak değil mi?.. Bize belli kelimelerin verildiğini ve bu kelimeleri asla değiştirmeden bir kompozisyon yazmamız istendiğini düşün. Bu kelimeler mutlaka cümle içinde geçecek ama yazının iyi ya da kötü olması, bozuk ya da düzgün, güzel ya da çirkin, hatta içi boş ya da dolu olması bize bağlı olacak. Kader gibi... Bize verilen ve değiştiremeyeceğimiz şeyler için gereksiz yere endişe barındırmak yerine, bu kelimelerle en güzel yazıyı yazmaya, yani en güzel hayatı yaşamaya çalışmalıyız. Bence bu örnek hem kaderi hem de akışa bırakmayı anlatıyor. Bana verilen kelimeleri beğenmedim deyip kenara çekilip küsebiliriz yada elimizdekilerle en iyisini yapmaya çalışırız."
"Yahu konu ne zaman kardeşimden buralara kadar geldi?"
"Kardeşin, senin hayatındaki değiştiremeyeceğin kelimen. Onun yaşadıklarını kontrol etmeye çalışmak yerine, onun kendi kelimeleriyle yazdığı yazıya saygı duymak. Bu şekilde akışa bırakmış ve kendini üzmemiş olursun. Sırf akışa bıraktığımız için beklemediğimiz şekilde güzel sonuçlanan kaç olay oldu hayatımızda hatırlasana..."
Genç kadın susuyordu. Belli ki kafasında çokça soru işareti birikmişti.
Kerem konuşmaya devam ederek, "gel seninle bir anlaşma yapalım" dedi.
"Endişeli ve değiştiremeyeceğimiz bir konunun içindeysek, bu işi akışa bırakmalıyız. Bunu kendimize hatırlatmak istediğimizde de, "Bir akışa bırakıp çıkacaktım" diyelim ne dersin?..."
Sözlerinin peşi sıra kopardığı gürültülü kahkahanın ardından, sevdiği kadına sarıldı.
"Haydi sıkma canını artık. Mehmet için, bir akışa bırakıp çık. O da, sen de rahatlayın bir tanem..."
Genç kadın, kafası karışmış bile olsa yükünün hafiflediğini hissetti.
Sevgiyle Kerem'e baktı...
"Bir akışa bırakıp çıktım" canım dedi...
Gülümsedi...

19 Haziran 2015 Cuma

BEN GÜZELİM...

Sabah olmuş, ılık baharın kışkırtıcı havası tüm vücudunu sarmalamıştı. Bugün kendinde bir başkalık hissediyor ama ne olduğunu çözemiyordu. Aniden yanında beliren muhteşem güzelliğe kayıtsız kalamamış, farkında olmadan hışırtılı bir çığlık atmıştı. Bu, hergün gördüğü ve pek beğendiği komşusuydu. Ama bugün bambaşka bir güzelliği vardı. Bembeyaz çiçeklerden taç takmış bir peri kızı gibiydi. Hayranlıkla: "Bugün çok güzelsiniz, gözlerimi sizden alamadım. Bembeyaz, canlı, enerjik..." Komşusu kendinden emin, güzelliğinin farkında olduğunu açıkça belli eden bir tavırla teşekkür etti. 

Bütün gün komşusunu düşündü. Neden kendisi de bu kadar güzel değildi sanki. Hantal bacakları, kocaman iri kolları vardı. Ne kadar çirkin olduğunu düşündükçe, küçülüp, ufacık olup, yok olmak istiyordu. Bütün bu sıkıntılı düşünceler yetmezmiş gibi, güzelliğiyle göz kamaştıran komşusu: "Bugün sizi pek solgun gördüm. Yüzünüz bembeyaz ve sağlıksız görünüyor"  demez mi...

Artık akşam olmuş, işten çıkan insanların kalabalığı ve uğultusu caddeleri doldurmuştu. O sırada annesinin elinden tutmuş minik bir afacan iki komşunun önünde durdu. "Bu ikisi ikizler galiba, baksana birbirlerinin aynısı değil mi anne?" Çocuk saflığında gelen bu soru, iki komşunun şaşkınlıkla birbirlerine bakmalarına sebep olmuştu. Daha sabah birbirleri için yaptıkları yorumlar ne kadar da farklıydı. Nasıl olmuştu da bu minik çocuk onları ikiz sanmıştı. Çocuk annesine soru sormaya devam ediyordu. "Anneciğim, ağaçlarda da ikiz olur mu? Bu iki ağaç neden birbirinin aynısı?". "Bunlar erik ağacı yavrum, ikisi de çiçeklerini açmışlar, baksana gelin gibiler. Bu çiçekler daha sonra sulu sulu erik olacaklar. Onlar herşeyiyle aynı, çünkü aynı meyvenin ağaçları..."

İki komşu birbirlerine hiçbir şey söylememiş, bu küçücük çocuğun yüzlerine vuran dersiyle irkilmiş, hayatları ile ilgili yeni kararlar almışlardı...  

Biri kendindeki, diğeri ise kendisi dışındaki güzellikleri görmeyi öğrenecekti...





1 Haziran 2015 Pazartesi

AYICIKLI FANTAZİ...

Kardeş gibi büyümüş iki arkadaştı onlar. Biri mutluysa diğerinin de yüreği coşar, dertlenirse kolu kanadı kalkmazdı yerinden... Sevda, genç yaşına rağmen bir kaç ömür yaşamış olgun bir kadın, Nuran ise 35 yaşında, lise yıllarının saf taşra kızı hallerini bir türlü bırakamamış iyi bir yürekti...
O sabah Sevda'nın evinde buluşup, kreplerle, omletlerle dolu bir masa hazırlayacaklar, uzun uzun dedikodu yapıp, sevgililerini çekiştirip kahvaltı masasının öğlene kadar varan hallerinin tadını çıkaracaklardı.
Sevda yumurtaları kırarken, göz ucuyla peynir tabağını hazırlayan Nuran'a baktı. Ağzına attığı salatalık parçasını gevelerken, biraz alaycı bir tavırla; "senin sevimsiz neler yapıyor bu aralar?" dedi. 
Nuran sevgilisinden bahsedildiğini anlamıştı.
"Deme öyle, sen sevmiyor olabilirsin ama ben onun için ölüyorum..."
"Aman öl bakalım. Zaten senden başka bir akılsız onu yanında tutmaz ya neyse..."
Nuran her zamanki gibi saf halleriyle, "İş için Antalya'ya gitti. Dün gece otelden aradı beni, biraz konuştuk, sonra sesi biraz bozulmuş gibi geldi, hemen kapattı telefonu"
"Bu kaba herif bozulacak birşey bulmuştur kesin. Ne konuştunuz ki?"
"Bana üzerinde ne var diye sordu"
"Ee, sen ne dedin?" 
Bunu sorarken, biraz sonra fazlasıyla eğleneceğini fark etmiş, gevrek gevrek gülümsemişti Sevda.
"Ne diyeceğim, ayıcıklı pembe pazen pijamalarım var ya onları giydim dedim, sonra hemen iyi geceler canım Allah rahatlık versin deyip telefonu kapattı."
O sırada Sevda ağzındaki salatalık parçalarını etrafa fırlatarak kahkahalarla gülmeye başlamıştı,
"Kızım, sen gerçekten bu kadar saf mısın? Bu hödük seninle bir çeşit fantazi yapmaya çalışmış..."
Sevda gülmeye devam ediyordu.
"Ee, ne diyecektim ki?"
"Ne bileyim, hiç mi film izlemiyorsun. Şöyle diyebilirdin örneğin; ah sevgilim, senin resimlerinle dolu kırmızı saten, çok seksi, minicik bir gecelik var üzerimde..."
İki kız dizlerine vura vura gülüyor, bir yandan da gözlerinden gelen yaşları siliyorlardı.
Nuran o saf surat ifadesini takınıp; "Ama bu kocaman bir yalan olmazmıydı Sevda?"...
Gülme krizine girmiş olan Sevda aniden sustu. Ciddi bir şey söyleyecekmiş gibiydi;
"Sadece saten gecelik kısmı yalan olacaktı..."
Kafasına aldığı zeytin darbesiyle gülüyor, bir yandan da mırıldanıyordu; "Ayılı pijama ha..."