Neden "Çayım taze..."?

Aklıma geldiğinde içimi ısıtan bazı anlar vardır.
Bunlardan çocukluğuma dair hatırladığım; annemin, sabahtan akşama kadar sokaklarda oynadığımızda ve heryerimiz toz-kir içindeyken, bizi içeriye alma çabasıyla seslenişidir: "Çocuklaaar, hadi artık akşam soğuğu çıktı, içeriyeeeee!!!"
Artık akşam soğuğu çıkmıştır, bundan korunacağımız, ısınacağımız, temizleneceğimiz yuvaya çağrılmaktır bu. Güven verir, huzur verir, içimi dinginleştirir. O günlerde de, şimdi de...
Artık yetişkinim. Beni akşam soğuğu çıktığı için eve çağıran ses yok. Hâlâ zaman zaman akşam soğuğu çıkıp, üzerime bir hırka almam gerekse, içim ısınır, güvende ve huzurlu hissederim. Sanırım örgü örmeye başladığımdan beri, bu yüzden hep hırka örüyorum:)
Annem'e Sevgilerimle...

Gelelim bugüne...
Büyüyünce içimi ısıtan cümlelerden biri; telefonun ucundaki bir dosta,
"Çayım taze, sıcak simitleri al gel" demek...
Bu cümle benim için dostluk demek, huzur demek, paylaşmak demek, hadi gel demek, gel de iki lafın belini kıralım demek. Davet eden de olsan, edilen de, ne fark eder ki?
Çayım taze...
Hadi alın sıcak simitlerinizi, peynirlerinizi, gelin bloğuma, iki lafın belini kıralım :)

Heyyfi

15 Ekim 2015 Perşembe

İNSANLI BEDENLER...

O sabah ne kadar da mutluydum. Bir yandan sırt çantamı hazırlıyor, bir yandan telefonu omuzumla kulağıma sıkıştırmış annemi arıyordum.
"Ben Ankara'daki barış mitingine katılacağım anne, sabah erkenden yola çıkacağız arkadaşlarla. Bitince döneriz yurda merak etme diye aradım. "
"Kızım senin okulun yok mu? İstanbul'dan Ankara'ya mitinge mi gidilirmiş hem. Otur oturduğun yerde."
"Barış için yürüyen bir kız yetiştirdim diye mutlu ol bence tontiş annem benim. Bak şimdi hazırlık yapıyorum, yurttan ve okuldan arkadaşlarla sabah yola çıkacağız. Seni çok seviyorum bir taneciğim. Dönünce seni ararım. İçin rahat etsin."
"İyi madem. Belli ki sen kararını vermişsin. Dikkat et kendine. Üşütme oralarda. Ankara soğuk olur, çantana hırka da koy. Beni de sakın habersiz bırakma. Sık sık telefon et olur mu kızım? Haydi yolunuz açık olsun bakalım..."

Sabah erkenden yola çıktık. Hatıra fotoğrafları çektirip, derslerden, sevgililerimizden konuştuk. Yolu böylece bitirip Ankara Garı'nın önüne geldik. Bu, Ankara'ya ikinci gelişimdi. Ne kadar da farklı görünüyordu. Memleketim olan şehirden de, okuduğum şehirden de çok farklıydı. Ciddi bir şehirdi sanki...

Kalabalık iyice artmaya başlamıştı. Birçok şehirden insanlar, barış istemek için aynı yerde toplanıyordu. Bu kadar güzel bir amaç için orada bulunmaktan dolayı kendimi hem çok özel hem de çok mutlu hissediyordum. Yeni insanlarla tanışıyor, baktığım her gözde sevgiyle bakmanın farklı renklerini görüyordum...
Yakınımızda bir grup halay çekiyordu. Elimdeki simitin susamlarını kemirirken onları izliyordum. Ne kadar mutlu görünüyorlardı...
Sonra bir ses duydum. Kulaklarım uğuldadı... Hepsi o...
Sabah çok ciddi görünen bu şehir, şimdi yaralı bir kuş gibi savunmasızdı. Her yerde kan vardı. Şu kanlar içinde yerde yatan az önce simitimin yarısını paylaştığım arkadaşım değil miydi?
Ya şuradaki kopmuş kol? O benim kolum değil mi? Annemin sabah almam için tembihlediği hırkanın kırmızı deseninden tanıdım yarım kalmış bedenimi yerde yatarken...
Aklıma ilk annem geldi. Şimdi ona kim, nasıl anlatacaktı benim öldüğümü. O, bu acıyı nasıl kaldıracaktı hasta bedeniyle... Acısının içinde bana içten içe kızacak mıydı, onu dinlemeyip gittiğim için...
Aradan birkaç gün geçti. Haberler sürekli artan ölü sayısını veriyor. Tanıdık tanımadık herkesin canı yanıyor. Herkes bu karanlık yüreklere nefretini, kinini kusuyor. Kimlerin suçlu olduğu, kimlerin bu katliamı yapmış olabileceğini tartışıyor...
Bir gün, "her insanın içinde toplu iğne ucu kadar bile olsa insanlık vardır" diye duymuştum. Artık buna inanmıyorum. Yokmuş...
Olsaydı, bedenine o bombaları sarıp, hem kendini hem o kadar insanı havaya uçurabilir miydi?
Olsaydı, sırf barış istiyorlar diye birileri, başka bedenlerin üzerine bomba koyup, "git kendini de, onları da havaya uçur" diyebilir miydi?
Bunlar bence insansız bedenler...
Karanlıkla boğulmuş esirler...
Herkes birbirine "şimdi ne olacak, artık bu ülke aynı ülke olmayacak" diyor, duyuyorum, görüyorum...
Bunu diyenlere katılıyorum... Aynı olmamalı... Değişmeli... İnsanlığını hatırlamalı...
Şimdi, kalbinde iğne ucu kadar insanlık olandan, kalbinde iğne ucu kadar karanlık olmayana kadar tüm insanlığa sesleniyorum. Hangi tanrıya inandığının, hangi dili konuştuğunun, hangi köklere sahip olduğunun hiçbir önemi olmadan kolları sıvayalım. Yeni bir dönem başlatalım. bu döneme de "İnsanlı bedenler" dönemi diyelim...
Kalplerdeki ışığı öyle bir parlatalım ki, karanlığın en büyük düşmanını karşısına koyalım. Kendi karanlıklarında boğulmalarını sağlayalım. Nasıl mı?
Çok kolay...
Dönüp dönüp aynı şeyleri konuştuğumuz koltuklarımızdan kalkalım ve ışığımızı her yere, herkese bulaştıralım... Önce bunu kendimizde yapmaya başlayalım...
Daha çok tanımadığımız insanlara gülelim, selam verelim...
Daha çok teşekkür edelim...
Daha çok özür dileyelim, daha çok seni seviyorum diyelim, sarılalım, başarıyı alkışlayıp, önünü açalım...
Çocuklarımızın okudukları okulların ne kadar pahalı olduğuyla değil, nasıl bir insana dönüştükleri ile gururlanalım...
İhtiyacı olanlara ulaşalım...
Üşüyen bir çocuğun ayağına giydirdiğiniz botun ve sırtına kondurduğunuz bir kabanın, aslında fazlasıyla sizi ısıttığını tekrar tekrar yaşayalım...
Elim sende oyunu oynar gibi. Kalbimizde bulduğumuz her parlak ışığı bulaştıralım birbirimize. Birçok basit ama etkili yolu var ışık bulaştırma oyununun...
Karanlığın üzerine üzerine gidelim. Halka halka büyüyen sevgi ışığını boca edelim üzerlerine. Öyle ki, kaçacak tek yerleri kendi karanlıkları olsun...
Bunları okurken kafanızdan " bu kadar basit değil bu işler" dediğinizi duyuyorum sanki.
Bu kadar basit...
Bulaştırılan ışık ve sevginin her türlü korku ve karanlığı yok edeceğine inanıyorum...

Bu arada ölü bir kızın "biz" diyerek konuşması tuhaf mı geldi?
Gelmesin...
Bedenim parçalanmış olsa da, ben buradan "Bize" bakıyor olacağım. Kopan kolum, parçalanan bedenim, dünyadaki sevginin uyanışına hizmet ederse ancak bir anlamı olacak. Aksi durumda ben, sadece annesini acılar içinde bırakıp, parçalanıp gitmiş bir bedenden ibaret olacağım...

İnsanlık barındırmayan bedenlere inat, bedenim olmadan da sizlerle insanlığımın devam edeceğini biliyorum...
Lütfen oyunuzu öyle bir kullanın ki, sevgi ışığını da atın zarfın içinde sandığa. İnsanlı bedenler olsun sonunda etrafımızda bolca...

Artık yüreklerimizdeki ışığın üzerindeki tozu silip parlatma zamanıdır. Zira ışığımızın her geçen gün azalması, karanlığın alkış tutması demektir...

Dilerim parçalanmış bedenim, insanlığın ışığını birleştirir...

Sizleri seviyorum...

30 Eylül 2015 Çarşamba

45 YAŞA KISA MEKTUP...

25 Eylül 1971, doğduğum gün...
25 Eylül 2002, sevdiğimle evlendiğim gün...
25 Eylül 2015, yaşadığım her şeye şükrettiğim gün...
Yaşımın 45'e, evliliğimin 13'e ulaştığı gün...
Ela'mın, doğum günü pastamda dolaşan parmaklarına mutluluk ve şükürle baktığım gün...
Sevdiğimin aşkla bakan gözlerinde huzur bulduğum gün...


31 Temmuz 2015 Cuma

Bİ AKIŞA BIRAKIP ÇIKACAKTIM...


Dışarıda yağan deli yağmurla yarışırcasına cafeden içeriye girdiğinde, gözleri sabırsızca sevdiği adamı aradı. Esmer yakışıklısı, uzun boylu Kerem oradaydı. Zeynep'in aksine çok sakindi. Kahvesini yudumluyor, okuduğu gazeteden gözlerini ayırmıyordu. Bu sakinlik çok normal değildi. Az önce sevgilisi tarafından panik halinde aranan ve buraya randevu verilen kişi o değil miydi?..
Zeynep hızlıca sandalyeyi çekip oturdu. Sırılsıklamdı. Kerem masadan aldığı birkaç peçeteyi ona uzattı. Bir yandan yüzünü siliyor, bir yandan da ağlayarak sevdiği adama bakıyordu.
Genç adam, serçe yavrusu gibi titreyen kadının ellerini avuçlarının içine almış ısıtırken, Zeynep aklına ilk gelen kelimelerle ona bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
Kerem, sakinlikle kayıtsız kalmak arasında bir tavırla yüzünü kadına yaklaştırıp, "Ne oldu canım, neden yine bu kadar sıkıntılısın? 'Konuşmam gereken şeyler var...' dediğinde sesin çok kötü geliyordu. Umarım her zamanki gibi fazlasıyla büyüttüğün bir konudur"
Bunları söylerken, durumun bu olduğuna emin gibi görünüyordu.
Bu tür krizler sık sık oluyordu çiftin hayatında. Zeynep, her şeyi dert edebilme konusunda mükemmel gelişim göstermiş bir genç kadındı. Biraz içerlemiş olsa da sadece omuz silkmekle yetindi.
Zira Kerem, arkadaşları ve ailesi arasında vurdumduymaz halleri ve her şeyi oluruna bırakan teslimiyetçi karakteriyle nam salmıştı. Bu iki zıt kişiliğin tek ortak noktaları aşklarıydı.
Zeynep kelimeleri ardı ardına ekliyor, soluk almadan konuşuyordu.
"Mehmet İsviçre'ye gitmeye karar vermiş o delişmen kızla..."
"Ee, ne var bunda? Selin senin için delişmen olabilir ama kardeşin onu çok seviyor. Eminim yakında da evlenirler. Kızın okulunu bitirmesi için İsviçre'ye dönmesi normal değil mi?"
"Kendisi dönsün, kardeşimi neden yanında sürüklüyor ki. Ya orada kalıp bir daha dönmezlerse ben ne yaparım. Ailemden neredeyse Mehmet'ten başkası kalmadı bu hayatta. O da giderse kimsem kalmayacak."
Kerem, oturduğu sandalyeyi Zeynep'e biraz daha yakınlaştırıp kızın başını göğsüne yasladı ve sevgiyle saçlarını okşayıp, gözyaşlarını sildi.
"Ne yani, sen şimdi beni yok mu sayıyorsun?"
Bunu söylerken gülümsüyordu...
"Hayır, olur mu hiç, sen benim sadece ailem değil herşeyimsin... Yani kan bağım olan kişiler anlamında söylemiştim ben..."
Kerem gevrek bir kahkaha attıktan sonra, -her zaman yaptığı gibi Zeynep'i biraz olsun sakinleştirebilmenin zaferiyle- "Tamam tamam şaka yapıyorum zaten" diyerek sevdiği kadının yüzünde günün ilk tebessümünü görebilmişti. Her ne kadar bu tür durumlar ilişkilerinde rutin bir hal almış olsa da, Zeynep'i gülümsetmeyi başarmanın tatlı gururunu her seferinde yaşardı genç adam...
Kısa bir sessizlikten sonra ilk cümleyi Kerem kurdu:
"Şu son günlerde herkesin dilinde olan akışa bırakma konusunu bir denesen diyorum, herşeyi çok kafana takıyorsun."
"Anlamıyorum bu akışa nasıl bırakılıyor. Yok saymak mı, boş vermek mi, yoksa kaderciliğin moda ismi mi? Kafam çok karışık inan..."
"Aslına bakarsan benim de kafam karışık bu konuda ama işe yarıyormuş. Hatta araştırmayı çok seven bir arkadaşım, benim doğuştan hayatı akışa bırakan biri olduğumu söylemişti..."
Kerem bu yorumundan sonra, gürültülü bir kahkaha daha attı. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra fincanını telaşla tabağa bırakıvermişti. Yüzyıllardır kimselerin ulaşamadığı, dünyayı değiştirecek kadar kadim bir sırrı paylaşmak üzereymiş gibi heyecanla konuşmaya başladı...
"Köpeklerden hiç korkmam. Çocukluğum mahallede sokak köpekleriyle oyunlar oynayarak geçti. Bir gün, yanlarından geçen kişinin korku kaynaklı salgıladığı bir tür kokuya duyarlı olduklarını ve bundan etkilenerek saldırabileceklerini duydum bir yerlerde. Köpekten hiç korkmayan ben, şimdi ne zaman yanlarından geçsem o kokuyu salgılama endişesi yaşar ve dikkatli olmaya çalışırım."
"Bu örneğin akışa bırakmakla olan ilgisini çözemedim."
"Bence var. Köpekten korkmadığım için hiçbir endişe duymadan yanlarından geçip gidiyordum. Ne zaman ki bu bilgiyi öğrendim, koku yaymaktan korkmaya başladım."
"Yani fazla bilgi korku mu getirir diyorsun sen şimdi?" Zeynep bunu söylerken, biraz da alaycı denebilecek küçük bir kahkaha atmıştı.
"Hayır. Buradan çıkacak sonuç bence şu: bir olayın sonucunu değiştiremeyeceksek, gereksiz yere endişe etmenin bir anlamı yok. Yayılan kokunun tehlikeli olduğu bilgisine ulaşmadan önce, "akışa bırakmak" denen şeyi doğal olarak yapıyordum. Bilgiye ulaştıktan sonra da bunu başarabilirsem bu iş oldu demektir."
"Hangi iş?"
"Akışa bırakma işi işte..."
Zeynep, yüksek sesle gülmeye başladı. Mehmet konusu, ne ara akışa bırakma tezleri üretmeye kadar uzanmıştı. Kerem'in her zamanki rahat halleri diye düşündü. Tatlı, çocuksu halleriyle bu esmer yakışıklısı adam, sevdiği kadını sıkıntılı halden çıkarıp gülen bir kadına dönüştürmeyi başarmıştı yine. Şefkatle baktı Kerem'e. Nasıl da heyecanla anlatıyordu yeni keşfini(!)...
"Ne gülüyorsun, bence çok mantıklı. Farkında olursak, ihtiyaç duyduğumuz anda akışa bırakma işini otomatiğe bağlarız, ne dersin?"
Cümlesini bitirirken, hınzır gülücüğüne tatlı bir göz kırpması eşlik etmişti.
Zeynep, sevgiyle eğilip Kerem'i yanağından öyle bir öpmüştü ki, yan masalardaki insanların dikkatini üstlerine çekmişlerdi...
Derin bir nefes alan Kerem ciddi duruşuna geri dönmüş, bu konuda birkaç okul bitirmiş bir tavırla konuşmasını sürdürmüştü:
"Bir tohumu düşün. Akışa bırakmak dışında büyümek için elinden ne gelir ki?"
"Biz bitki değiliz ama..."
"Olsun. En azından onlardan ilham alabiliriz öyle değil mi?"
"Nasıl, anlayamadım?"
"Düşünsene, tohum toprakla buluştuğu anda artık büyüme süreci başlar. Kuraklık, sel, afet ya da verimsiz toprak gibi endişesi olmaz. Sahip olduğu olanaklar neyse o kadar büyür."
"Bunun adı kader değil mi Kerem?"
"Peki kader dediğimiz şey, elimizdekilerle en iyisini yapmak değil mi?.. Bize belli kelimelerin verildiğini ve bu kelimeleri asla değiştirmeden bir kompozisyon yazmamız istendiğini düşün. Bu kelimeler mutlaka cümle içinde geçecek ama yazının iyi ya da kötü olması, bozuk ya da düzgün, güzel ya da çirkin, hatta içi boş ya da dolu olması bize bağlı olacak. Kader gibi... Bize verilen ve değiştiremeyeceğimiz şeyler için gereksiz yere endişe barındırmak yerine, bu kelimelerle en güzel yazıyı yazmaya, yani en güzel hayatı yaşamaya çalışmalıyız. Bence bu örnek hem kaderi hem de akışa bırakmayı anlatıyor. Bana verilen kelimeleri beğenmedim deyip kenara çekilip küsebiliriz yada elimizdekilerle en iyisini yapmaya çalışırız."
"Yahu konu ne zaman kardeşimden buralara kadar geldi?"
"Kardeşin, senin hayatındaki değiştiremeyeceğin kelimen. Onun yaşadıklarını kontrol etmeye çalışmak yerine, onun kendi kelimeleriyle yazdığı yazıya saygı duymak. Bu şekilde akışa bırakmış ve kendini üzmemiş olursun. Sırf akışa bıraktığımız için beklemediğimiz şekilde güzel sonuçlanan kaç olay oldu hayatımızda hatırlasana..."
Genç kadın susuyordu. Belli ki kafasında çokça soru işareti birikmişti.
Kerem konuşmaya devam ederek, "gel seninle bir anlaşma yapalım" dedi.
"Endişeli ve değiştiremeyeceğimiz bir konunun içindeysek, bu işi akışa bırakmalıyız. Bunu kendimize hatırlatmak istediğimizde de, "Bir akışa bırakıp çıkacaktım" diyelim ne dersin?..."
Sözlerinin peşi sıra kopardığı gürültülü kahkahanın ardından, sevdiği kadına sarıldı.
"Haydi sıkma canını artık. Mehmet için, bir akışa bırakıp çık. O da, sen de rahatlayın bir tanem..."
Genç kadın, kafası karışmış bile olsa yükünün hafiflediğini hissetti.
Sevgiyle Kerem'e baktı...
"Bir akışa bırakıp çıktım" canım dedi...
Gülümsedi...

19 Haziran 2015 Cuma

BEN GÜZELİM...

Sabah olmuş, ılık baharın kışkırtıcı havası tüm vücudunu sarmalamıştı. Bugün kendinde bir başkalık hissediyor ama ne olduğunu çözemiyordu. Aniden yanında beliren muhteşem güzelliğe kayıtsız kalamamış, farkında olmadan hışırtılı bir çığlık atmıştı. Bu, hergün gördüğü ve pek beğendiği komşusuydu. Ama bugün bambaşka bir güzelliği vardı. Bembeyaz çiçeklerden taç takmış bir peri kızı gibiydi. Hayranlıkla: "Bugün çok güzelsiniz, gözlerimi sizden alamadım. Bembeyaz, canlı, enerjik..." Komşusu kendinden emin, güzelliğinin farkında olduğunu açıkça belli eden bir tavırla teşekkür etti. 

Bütün gün komşusunu düşündü. Neden kendisi de bu kadar güzel değildi sanki. Hantal bacakları, kocaman iri kolları vardı. Ne kadar çirkin olduğunu düşündükçe, küçülüp, ufacık olup, yok olmak istiyordu. Bütün bu sıkıntılı düşünceler yetmezmiş gibi, güzelliğiyle göz kamaştıran komşusu: "Bugün sizi pek solgun gördüm. Yüzünüz bembeyaz ve sağlıksız görünüyor"  demez mi...

Artık akşam olmuş, işten çıkan insanların kalabalığı ve uğultusu caddeleri doldurmuştu. O sırada annesinin elinden tutmuş minik bir afacan iki komşunun önünde durdu. "Bu ikisi ikizler galiba, baksana birbirlerinin aynısı değil mi anne?" Çocuk saflığında gelen bu soru, iki komşunun şaşkınlıkla birbirlerine bakmalarına sebep olmuştu. Daha sabah birbirleri için yaptıkları yorumlar ne kadar da farklıydı. Nasıl olmuştu da bu minik çocuk onları ikiz sanmıştı. Çocuk annesine soru sormaya devam ediyordu. "Anneciğim, ağaçlarda da ikiz olur mu? Bu iki ağaç neden birbirinin aynısı?". "Bunlar erik ağacı yavrum, ikisi de çiçeklerini açmışlar, baksana gelin gibiler. Bu çiçekler daha sonra sulu sulu erik olacaklar. Onlar herşeyiyle aynı, çünkü aynı meyvenin ağaçları..."

İki komşu birbirlerine hiçbir şey söylememiş, bu küçücük çocuğun yüzlerine vuran dersiyle irkilmiş, hayatları ile ilgili yeni kararlar almışlardı...  

Biri kendindeki, diğeri ise kendisi dışındaki güzellikleri görmeyi öğrenecekti...





1 Haziran 2015 Pazartesi

AYICIKLI FANTAZİ...

Kardeş gibi büyümüş iki arkadaştı onlar. Biri mutluysa diğerinin de yüreği coşar, dertlenirse kolu kanadı kalkmazdı yerinden... Sevda, genç yaşına rağmen bir kaç ömür yaşamış olgun bir kadın, Nuran ise 35 yaşında, lise yıllarının saf taşra kızı hallerini bir türlü bırakamamış iyi bir yürekti...
O sabah Sevda'nın evinde buluşup, kreplerle, omletlerle dolu bir masa hazırlayacaklar, uzun uzun dedikodu yapıp, sevgililerini çekiştirip kahvaltı masasının öğlene kadar varan hallerinin tadını çıkaracaklardı.
Sevda yumurtaları kırarken, göz ucuyla peynir tabağını hazırlayan Nuran'a baktı. Ağzına attığı salatalık parçasını gevelerken, biraz alaycı bir tavırla; "senin sevimsiz neler yapıyor bu aralar?" dedi. 
Nuran sevgilisinden bahsedildiğini anlamıştı.
"Deme öyle, sen sevmiyor olabilirsin ama ben onun için ölüyorum..."
"Aman öl bakalım. Zaten senden başka bir akılsız onu yanında tutmaz ya neyse..."
Nuran her zamanki gibi saf halleriyle, "İş için Antalya'ya gitti. Dün gece otelden aradı beni, biraz konuştuk, sonra sesi biraz bozulmuş gibi geldi, hemen kapattı telefonu"
"Bu kaba herif bozulacak birşey bulmuştur kesin. Ne konuştunuz ki?"
"Bana üzerinde ne var diye sordu"
"Ee, sen ne dedin?" 
Bunu sorarken, biraz sonra fazlasıyla eğleneceğini fark etmiş, gevrek gevrek gülümsemişti Sevda.
"Ne diyeceğim, ayıcıklı pembe pazen pijamalarım var ya onları giydim dedim, sonra hemen iyi geceler canım Allah rahatlık versin deyip telefonu kapattı."
O sırada Sevda ağzındaki salatalık parçalarını etrafa fırlatarak kahkahalarla gülmeye başlamıştı,
"Kızım, sen gerçekten bu kadar saf mısın? Bu hödük seninle bir çeşit fantazi yapmaya çalışmış..."
Sevda gülmeye devam ediyordu.
"Ee, ne diyecektim ki?"
"Ne bileyim, hiç mi film izlemiyorsun. Şöyle diyebilirdin örneğin; ah sevgilim, senin resimlerinle dolu kırmızı saten, çok seksi, minicik bir gecelik var üzerimde..."
İki kız dizlerine vura vura gülüyor, bir yandan da gözlerinden gelen yaşları siliyorlardı.
Nuran o saf surat ifadesini takınıp; "Ama bu kocaman bir yalan olmazmıydı Sevda?"...
Gülme krizine girmiş olan Sevda aniden sustu. Ciddi bir şey söyleyecekmiş gibiydi;
"Sadece saten gecelik kısmı yalan olacaktı..."
Kafasına aldığı zeytin darbesiyle gülüyor, bir yandan da mırıldanıyordu; "Ayılı pijama ha..."

19 Mayıs 2015 Salı

BERRİN HALA...

Onunla İzmir'in sıcak, bunaltıcı bir akşamında tanıştım. Tanıştım dediysem, kanlı canlı karşımda durmuyordu. Tam tersine, camının köşesi kırık gümüş bir çerçeveden bakıyordu bu güzel yüz...
İçeriye girdiğim an gözgöze gelmiştik. 
Bunu fark eden ev sahibi, "Halam" dedi... "Berrin halam, ne kadar hoş bir kadın değil mi?"

Sonra, Berrin hala ile ilgili öğrendiğim gerçek karşısında bir süre konuşamadım. Sadece düşündüm. Hayal ettim. Bu derin bakan kadını yaşarken düşledim. O'na mutlu bir ömür biçtim. Zihnimdeki resim gülümsedi, teşekkür etti usulca... 

Okuyacaklarınız Berrin halanın gümüş bir çerçeveden yansıyan yeni hayatının hikayesidir...

Hikaye İzmir'e, eşimin ailesini ziyaret etmek için yaptığımız seyahatle başlamıştı. Kalacağımız 10 günün gündüz ve gecelerine programlar yapılmış, kısıtlı zamana çok fazla ziyaret sığdırılmaya çalışılmıştı. Aile ve geniş arkadaş çevresiyle güzel zamanlar geçirmek için gerekli tüm organizasyon hazırdı.
Üçüncü gün, bu güzel şehrin bir türlü barışamadığım sıcağı, kumrusu ve taze demlenmiş çayıyla başlamıştı. İzmir güzeldi hoştu da, şu sıcağını hiç çekemiyordum. Benim için burası baharlarda güzeldi. Bu deli sıcak hiç bana göre değildi. Güneş sanki bembeyaz tenimi delip geçiyor; cildim, üzerine kezzap dökülmüş gibi yanıyordu. Aralıksız sıcak hakkında söylenip duruyor, etrafıma sıcağın bana verdiğinden daha fazla sıkıntı veriyordum... 

Israrla çalan  telefonun, sahibi tarafından fark edilmesini beklerken, bir yandan da kumrumu yiyordum.
"Merhaba Engin, kahvaltı yapıyoruz." ile başlayan telefon konuşması, "Akşam sekiz gibi sende oluruz canım, hoşçakal" ile bitmişti. Engin, görümcemin çok yakın bir arkadaşıydı. Bizimle tanıştırmayı çok istemiş, bu akşamı organize etmişti. 

Telefonu kapattıktan sonra kahvaltı masasındaki yerine dönen görümcemin sıkkın ifadesi gözümden kaçmamıştı. 
"Deniz'ciğim, Engin çok hoştur, çok sevdiğimiz bir arkadaşımızdır ama bilmen gereken ve pek de hoşlanmayacağın bir durum var..."
"Hayırdır Zeynep abla, merak ettim bak şimdi."
"Seni en çok rahatsız eden şeyin antikalar ve eski mekanlar olduğunu biliyorum. Engin'in evinde yeni tek bir eşya yoktur. Herşey antikadır. Özel merakı var. Anlayacağın oturacağımız salondaki herşey antika... Umarım rahatsız olmazsın. Çok zorlanırsan bana bir işaret ver, ben bir yolunu bulup kalkmamızı sağlarım..."
Cevap veremedim. "Önemli değil" desem doğru olmaz, "bir akşamcık katlanırım" desem, o da çok zor... Ne demeliydim ki...
Benim antika yada eski mekanlar hakkındaki rahatsızlığımı yakın çevremdeki herkes çok iyi bilirdi. Birçok insanın kilolarca para verip, evinin baş köşesine yerleştirdikleri bu eski eşyalar ya da çok geçmişi olan mekanlar benim tüm dünyamı karartırdı. Tahammül edemezdim. Sanki mezarlarından çıkıp, anılarını kurtarmaya çalışan hayaletler boğazıma yapışırdı. Yüreğim kocaman, fırtına habercisi kapkara bulutlarla dolardı...
Zeynep ablamın yüzündeki yalvaran ifadeyle, geçmişin ağır kokusu arasında bir karar vermeliydim. "Siz gidin, ben evde oturayım" desem keyifleri kaçacak, akşamı mahvedecektim. Dayanabilirim sanırım diye düşünerek, kısık bir sesle "tamam" dedim.
Akşam saatleri yaklaştıkça boğazımda kocaman düğümler yerleşiyor, yüreğim karanlık bir hal alıyordu.
Kırmızı rujumu sürüp, en renklisinden gözlerimi boyamış, turuncu şifon elbisemi giymiştim. Bu rengarenk halimle komik görünüyor olsam da, kendimi geçmişin bilinmez karanlık dünyasına biraz olsun renkli girmeye hazırlamıştım. 

Binaya girer girmez bizi kavrulmuş soğan ve nem kokusu karşılamıştı. Biraz sonra kapı açılacak ve tanımadığım, artık yaşamayan birçok insanın anıları, kurtulup özgürleşmek istercesine üzerime üzerime hücum edeceklerdi.
Ev sahibinin sıcak davetiyle içeriye girdik. Eski sehpanın üzerinde, küçük cam bir vazodaki pembe çiçekler biraz olsun rahatlamamı sağlamıştı. Bu küçücük girişten sola döndüğümüzde salonla yüzleşeceğimin farkındaydım.
Hemen girişteki berjerlerden birine oturdum. O kadar eski ve ihtişamlıydı ki... Sanki etrafında, geçmişteki sahiplerinin hayaletleri dolaşıyor gibi hissettim. O kadar ki, ev sahibinden çok onlardan izin isteyerek oturmak geçti içimden. Gülümsedim...
Zeynep abla, göz ucuyla beni takip ediyor, durumumu anlamaya çalışıyordu.
Kısa süre sonra içeceklerimizi ikram eden ev sahibi de yanımızdaki yerini almıştı. Sohbetin nereden başlayacağı çok belliydi. Her misafirin ilk geldiğinde ne soracağını biliyor ve buna hazırlıklı görünüyordu.
Beklenen soru eşimden geldi. "Zeynep antika merakından bahsetmişti ama inan bu kadarını beklemiyordum. Ne zamandır biriktiyorsun bu parçaları?..."
Engin'in bıkmadan aynı şeylerden bahsetmekten bir rahatsızlık duymadığı açıktı. Bu soruyu ilk kez cevaplar gibi konuya girecekti ki, Zeynep abla sözü Engin'in ağzından çoktan almıştı bile.
"Sadece eski eşyalardan ibaret değildir Engin'in merakı. Eski eşya satan birçok yerle yakın ilişkisi var. Yeni birşeyler geldiğinde haber verirler ve Engin hepsini tek tek inceler. Eğer gelenler arasında eski resimler ve özel eşyalar varsa onları alır. Bazen eski resimler, bazen yıllarca özenle saklanmış mektuplar, belgeler... Alır ve onlara sahip çıkar. Bir yandan da geçmişin yıllarca itinayla saklanmışlarını acımadan üç kuruşa satacak kadar çaresiz kalmış sahiplerine üzülüp, kızar.
Eve gelince, aldığı resimlere birer kimlik ve yeni bir yuva verir.  Belki onların torunlarının sahip çıkmadığı bu hatıralara Engin sahip çıkar. Bak, fotoğraftaki kadını sormuştun, işte o Engin'in halası. Adı Berrin. Emin ol ki, Engin de onu sadece fotoğrafından tanıyor. Anlatsana Engin ilk karşılaşmanızı..."


Engin söze başlamadan önce kafasını hafifçe çevirip Berrin halanın resmine baktı göz ucuyla izin ister gibi...
"Bir gün arkadaşım telefon açıp, çok miktarda eşya ve belge geldiğini söyledi. O anlarda içimde hep bir acı oluşur. Kim bilir hangi anılar hak etmediği bir son yaşamak üzere tozlu sepetlerin içine bırakıldı diye düşünürüm. O fotoğrafların, mektupların, tren biletlerinin, sahibi olup da şu an yaşamayan kişiler için zamanında ne büyük anlamları olduğunu hayal ederim. Bir zamanlar, en değer verdiklerin ve zarar görmesin diye özenle sakladıklarını, bu kirli paslı sepetler içinde görseler ne hissederlerdi diye düşünürüm. Sonra dayanamaz onları alır, ailemden biri yaparım." Burada buruk bir ifadeyle gülümsemişti Engin.
Sonra devam etti: " Berrin halamla da orada tanıştım. Eski belgelerin olduğu sepeti karıştırırken O'nu gördüm. Acı acı baktığını, yardım istediğini, onu bu utançtan kurtarmam için yalvardığını duydum... Bu güçlü ve mağrur kadın bu şekilde terk edilmeyi hak etmiyordu. Camının köşesi kırık, gümüş bir çerçevedeydi. Dikkatle alıp üzerindeki tozu sildim. Belki de bu çerçeveyi kendisi satın almış ve gençlik resmini elleriyle yerleştirmişti. Kırık camını değiştirmeden piyanonun üzerine, salonun en güzel köşesine bıraktım. Böyle daha mutlu görünüyordu. Belli ki sevmişti burayı. O artık benim ailemdi. Neden bilmiyorum ama halam olmalısın sen dedim. Adın da Berrin... Sonra güldüm bu güzel kadına ve yeni evine hoş geldin Berrin hala dedim..."

Hikaye bittikten sonra bu adamın yüreğinin büyüklüğünü düşünüp, büyük saygı duydum...
Gözlerim dolmuştu. Zorla geldiğim bu yerden, hiç unutamayacağım bir anıyla ayrılacaktım.
Gece biterken, kapıdan çıkmadan önce Berrin halaya son bir kez daha baktım...
Yutkundum... 
Artık ne kavrulmuş soğan, ne de eski binanın nem kokusunu duyuyordum. Berrin halanın hayalimdeki lavanta kokusuyla oradan ayrıldım...

19 Şubat 2015 Perşembe

BİR TUTAM SOHBET...

Gece yağan yağmura inat, güneş davetsiz bir misafir gibi belirmiş ve sabahı ısıtmaya başlamıştı.
Genç kadın sırt çantasını, kitabını ve çok sevdiği küçük termosunu yanına alarak dışarıya çıktı. Tek bir planı vardı; Plansızca bir gün geçirmek...
Yürümeye başladı. Gördüğü kitapçıya kayıtsız kalamamış, kendini içeride bulmuştu. Birkaç kitap aldı ve yürümeye devam etti. Giderek artan kalabalıktan ve satıcıların seslerinden semt pazarı yakınlarında olduğunu farketti. Yorulmuştu. Pazar yerinin hemen yanındaki banklardan birine oturdu. Yaşlı bir kadın ve orta yaşlarda bir erkek konuşuyorlardı. Belli ki küçük bir pazar alışverişi molasında, bankta yapılan kısa zamanlı bir komşuluktu bu...Gözleriyle bank sakinlerini selamlayarak en uca oturdu. Niyeti, bu sohbete katılmak yerine, yanında getirdiği çayından içerek yeni aldığı kitaplara göz atmaktı. Çayını doldurdu, kitabın ilk sayfasını açtı. O sırada pazar alışverişini yapmış başka bir çift de bu gruba katılmıştı. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Genç kadın dikkatini kitaba veremez olmuştu. Çünkü şivesinden Karadenizli olduğu açıkça belli olan yaşlı kadın, konuşmaya katılmayarak kitap okuyan bu sırt çantalı kadını sohbete dahil etmeyi kafasına koymuş ve göz hapsine almıştı. Genç kadın, sadece kitabına bakıyor görünse de, durumun farkındaydı.

Karşı bankta oturan adama nereli olduğunu sordu yaşlı kadın. Aldığı cevaptan sonra yüzünde beliren ifadeyle, hayli memnuniyetsiz görünüyordu.
"Belki kızacaksın bana ama, hiç sevmem senin memleketinin insanlarını. Gerçi kızarsan da çok umurumda olmaz..."
Adam karşılık vermedi. Zaten, bu görmüş geçirmiş olduğu belli olan ve sözünü esirgemeyen kadına karşılık vermek çok da kolay değildi.
Gruba en son katılan karı kocadan, erkek olanı sordu bu kez...
"Siz nerelisiniz teyzeciğim?"
"Rizeliyim oğlum..."
"Rize'nin neresinden teyze?"
"Ne yapacaksın oğlum neresinden olduğumu, Rizeliyim işte! Nüfusuna mı geçireceksin beni?" Peşinden gülüşmeler geldi. Bu kadına, ne kadar huysuz olsa da kızılmıyordu.
"Kızım sen nerelisin? Bırak şimdi kitabı, evinde okursun. Hadi katıl bize..."
Genç kadın, bir süredir dikkatini çeken bu kadına gülümseyerek ve kitabını kapatarak karşılık verdi.
"Ben de Karadenizliyim teyze" dedi gülümseyerek. Sonra tekrar kitabına çevirdi kafasını. Amacı bu sohbeti noktalayıp, çayını içerek kitabını okumaktı.
O sırada, hareketli bir türkü melodisiyle çalan telefona kimse kayıtsız kalamadı. Hepsinin yüzünde hoş bir gülümseme belirmişti. Kıvrak nağmelerle çalan telefon yaşlı kadına aitti... Genç kadın içinden, "Bazı insanların sadece bedeni yaşlanıyor galiba, ruhları çok geriden geliyor..." diye geçirdi.
Yaşlı kadın yüksek sesle konuşmaya başladı, "Tamam tamam, ben şimdi gidiyorum eve. Hemen bir çay demlerim, siz gelene kadar iyice demini almış olur."
Bu sıcacık çay daveti genç kadının içini ısıtmıştı. Artık dikkati okumaya çalıştığı kitabında değil, yaşlı kadına gelecek olan misafirlerin kim olduğuna yönelmişti. Bu anlamsız merakın sebebi, belki de biraz sonra bu civarlardaki bir evde gerçekleşecek olan, taze demlenmiş çay eşliğindeki sohbeti hayalinde canlandırmak isteğiydi.
"Misafirin geliyor galiba teyze?" dedi genç kadın.
"Eski komşumla kızı geliyor. Giderim şimdi, bir çay demlerim. Pazardan yumurta da almıştım, tereyağında pişiririm. Peynir, zeytin de koydum mu sofraya yeter işte. Beğenen beğenir, beğenmezlerse de umurumda bile olmaz!"
Yaşlı kadının bu halleri genç kadını neşeyle gülümsetti.
Yaşlı kadın ayağa kalktı, pazar poşetlerini saplarından kavradı ve eve gidip çayı demlemek üzere ayrılmaya meyillendi. Sonra poşetlerden birini gözleriyle işaret ederek "bak," dedi " 2 kilo limon aldım..."
"Ne yapacaksın teyze o kadar limonu?"
"Ben çok hastayım aslında kızım, bakma böyle göründüğüme."
Genç kadın birden içinde büyük bir sıkıntı hissetti. Demek ki, bu huysuz ve tatlı kadın hastaydı. Çok acıklı bu ses tonundan anladığı kadarıyla, ciddi bir hastalık olmalı diye düşündü.
"Neyin var teyzeciğim?"
"Tansiyon hastasıyım kızım, her sabah limon sıkıp içiyorum."
"Haa, anladım," dedi genç kadın "aman daha önemli bir şey olmasın da..."
İlk kez görüp, bir kaç cümlelik sohbet ettiği bu kadın için biraz daha rahatlamıştı içi. Hastalığını çok ciddi bulmadığı için de, içinden içinden gülümsedi.

Banktaki kısa arkadaşlıklar bitmişti ama huzurunu bırakmıştı geride.
Genç kadın çantasını topladı. Karşı kaldırımdaki çiçekçiyi gördü. En sevdiği çiçekleri sıralanmış görünce, içindeki huzur duygusu mutlulukla birleşmişti.
"Bana da bir demet nergis verir misiniz?" dedi genç kadın, mutluluğunu etrafındakilere de bulaştırmak istercesine...
Eve gidip çay demlemeye karar vermişti. Nergislerini vazosuna koyacak, taze demlenmiş çay eşliğinde yeni kitaplarını okumaya başlayacaktı. Yaşlı kadını ve misafirlerini düşündü. Biraz sonra tereyağ ve yumurta kokusu, taze demli çayın buharına karışacaktı. Yaşlı kadın, kurduğu cümlelerin birçoğunu "umurumda bile olmaz..."la bitirecek, sonra ertesi sabah limon suyunu içecekti...


Mutlulukla gülümsedi genç kadın... Nergislerini koklayarak aldığı derin bir nefesi hücrelerinin her birine gönderdi...
Sonra gününü huzurla dolduran bu bir tutam sohbete ve bir demet nergise teşekkür etti...


- Posted using BlogPress from my iPad