Neden "Çayım taze..."?

Aklıma geldiğinde içimi ısıtan bazı anlar vardır.
Bunlardan çocukluğuma dair hatırladığım; annemin, sabahtan akşama kadar sokaklarda oynadığımızda ve heryerimiz toz-kir içindeyken, bizi içeriye alma çabasıyla seslenişidir: "Çocuklaaar, hadi artık akşam soğuğu çıktı, içeriyeeeee!!!"
Artık akşam soğuğu çıkmıştır, bundan korunacağımız, ısınacağımız, temizleneceğimiz yuvaya çağrılmaktır bu. Güven verir, huzur verir, içimi dinginleştirir. O günlerde de, şimdi de...
Artık yetişkinim. Beni akşam soğuğu çıktığı için eve çağıran ses yok. Hâlâ zaman zaman akşam soğuğu çıkıp, üzerime bir hırka almam gerekse, içim ısınır, güvende ve huzurlu hissederim. Sanırım örgü örmeye başladığımdan beri, bu yüzden hep hırka örüyorum:)
Annem'e Sevgilerimle...

Gelelim bugüne...
Büyüyünce içimi ısıtan cümlelerden biri; telefonun ucundaki bir dosta,
"Çayım taze, sıcak simitleri al gel" demek...
Bu cümle benim için dostluk demek, huzur demek, paylaşmak demek, hadi gel demek, gel de iki lafın belini kıralım demek. Davet eden de olsan, edilen de, ne fark eder ki?
Çayım taze...
Hadi alın sıcak simitlerinizi, peynirlerinizi, gelin bloğuma, iki lafın belini kıralım :)

Heyyfi

17 Ekim 2014 Cuma

MUCİZE-2

Sekreter çayları sehpanın üzerine bırakıp odayı terk edene dek geçen sürede, kadın hiç sesini çıkarmamıştı. Belli ki konuştuklarını sadece benimle paylaşmak istiyordu. Kısa süre için bile olsa, dinleyici olarak başka birini istemediği açıkça belliydi.
Sekreter odadan çıktıktan hemen sonra konuşmasına devam etti:
"Yıllardır çok istememize rağmen çocuğumuz olmuyor. Eşim için bu durum büyük bir problem olmasa da, benim için hayat amacı... Yaşam sebebi...
Bir yakınım sizden bahsetti, çok kadına yardım ettiğinizi, dertlerine deva olduğunuzu söyledi. Şimdi size yalvarıyorum. Anne olmam için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Her türlü ilacı, tedaviyi uygulayabilirsiniz bana. Yeter ki, bir evlat sahibi olmam için yardım edin..."
Telefona uzandım, sekretere kadını muayene için hazırlamasını söyledim.
Çok detaylı bir kontrolden sonra bazı hormon testleri yaptırmasını söyleyip kadını gönderdim. Muayeneden sonra, kadının anne olabilmesi için şansımızın çok da fazla olmadığının farkındaydım. Herşey hormon testlerinin sonucunda belli olacaktı.
...
Bir hafta sonra kadın tekrar geldi. Elindeki kağıtları, elleri titreyerek bana uzattı. Gözlerimin içine yalvararak bakıyordu adeta. Sonuçlara göz attığımda, durumun, karşımda heyecandan titreyerek oturan kadın için hiç de parlak olmadığı kesinleşmişti. İçimden bir ses, şimdi sırası değil diyordu. Belli ki, bu kadın vereceğim habere hazır değildi. Aslında mesleğime adım attığımdan beridir, benzer vakalarla karşılaşıyordum. Bu kadını bu kadar özel kılan şey neydi diye düşündüm. Diğerleri gibi değildi. Bakışları, gözlerimden kalbime doğru çakan bir şimşekti sanki. Çok yoksul olduğu her halinden belli olan bu kadın için çok üzülmüştüm. Ona dedim ki: " Bakın, elimden gelen ne varsa sizin için kullanacağımdan emin olmanızı isterim. Şimdi size bazı ilaçlar yazıyorum. Tedavi sürecimiz başladı. Dilerim herşey yolunda gider. Sonucu bize zaman gösterecek."
Günlerce tedavi için heyecanla geldi, gitti kadın. Sonunu bildiğim bu tedaviden ücret de almıyordum.



Yıllarca, büyük bir inançla tedaviye devam etmek istedi. Zaman zaman kendisini olumsuz sonuca hazırlamak için meyillendimse de, hemen beni bir şekilde susturuyor ve konuyu değiştiriyordu. Belli ki, duymak istemiyordu. Belki de, bu kadını hayata bağlayan tek şeydi bu yoldaki serüveni.
Sustum. Yıllarca, sonunu ikimizin de bildiği bir oyunun parçası olduk.
Bir gün, yurtdışında yaşayan bir meslektaşımın Türkiye'ye geldiğini duydum. Telefon ederek bu özel durumu kendisine anlattım. Bir de onun muayene etmesini rica ettim.
...
Odamdaki telefon çaldı. Açtım. Sekreterim doktor arkadaşımın aradığını söyledi. Sesim titreyerek, "bağla" dedim. Muayene sonucunu bildiren telefon olduğunun çok iyi farkındaydım.
Telefonun ucundaki tok ve gür sesi duyduğumda, ben de en az bu ısrarcı kadın kadar heyecanlandığımı fark ettim. Aslında arkadaşımın söyleyeceklerini az çok tahmin ediyordum. Buna rağmen hissettiğim bu heyecan duygusuna bir anlam veremiyordum. Yoksa ben bile inanıyor muydum bu kadının günün birinde anne olabileceğine...
"Ekrem, bu kadının anne olması tıbben imkansız görünüyor. Ama bunu kendisine söyleyecek olursan, emin ol ki, kadıncağızın hayatını elinden almış olursun. Bence, bir psikologdan yardım almalı ve durum ancak bundan sonra açıklanmalı."
Hemen kadını bir psikolog arkadaşıma yönlendirdim. Kendisinden, kadınla konuştuktan sonra hemen bana haber vermesini rica ettim.
Gerekli randevular ayarlanmış, kadın psikolog arkadaşımla görüşmüştü.
...
"Ekrem, bu çok özel bir durum. Kadın bir gün anne olacağına o kadar inanıyor ki, yaşama sebebi sadece bu. Bence sen tedaviye devam ettiğini söyleyerek kendisine zararsız vitamin hapları ver. Bir gün kendi kendine kabul edebilir bu durumu..."
Yıllarca kadına, tedavi adı altında vitaminler vermeye başladım. Hiç bir şey için de ücret almıyordum. Zamanla ikimiz çok yakın iki arkadaş olmuştuk.
Yıllar hızla geçiyordu. Artık kadının menapoz dönemine girme vakti de aynı hızla yaklaşıyordu.
Yine sabah rutinleriyle dolu güne başlamıştım. İlk hastamın gelmesine biraz daha zaman vardı. Odamdaki telefon çaldı. Arayan sekreterimdi. Kadının geldiğini ama bugün randevusu olmadığını söyledi. Görüşebileceğimi söyledim. Kapıda karşılayıp, oturmasını söyledim. Heyecandan dizleri titriyordu.
"Ekrem bey, ben hamileyim galiba, iki aydır adet görmüyorum."
Beynimde şimşekler çakmaya başlamıştı. Demek ki, yıllardır o korktuğum gün gelip çatmıştı. Belli ki artık menapoz dönemine giriyordu. Ama hala nasıl olur da hamile olduğunu düşünebilirdi bu kadın. İçimi büyük bir sıkıntı kapladı. Bu durumu bu kadına ben nasıl söylerdim.
"İçeriye geç de bir bakalım" dedim.
Ben de hazırlanıp, muayeneye odasına girdim. Kısa bir kontrolden sonra, belki de hayatımın en tuhaf şoklarından birini yaşadım. Evet oradaydı. Orada bir bebek vardı. Alnımdan hızla akmaya başlayan tere, gözümden akan yaşlar eşlik ediyordu. Hemen kendimi toparlamak üzere, kadına birşey söylemeden odama geçtim ve kendimi koltuğuma bıraktım. Nasıl olabilirdi bu. Tüm vücudum titriyor, dizlerim artık beni taşımıyordu. Bu bir mucizeydi...
İşte bu mucize, şu günlerde askerliğini yapıyor kızım...
...
Doktorundan bu hikayeyi dinlerken genç kadın soluk bile almamıştı. Sadece gözlerinden sicim gibi dökülen yaşları silecek kadar hareket ediyordu.
"Peki ben yeterince istemediğim için mi anne olamadım Ekrem bey?.. Neden benim için de bir mucize olmadı? Ben neyi eksik yaptım?"
Bunları söylerken artık hıçkırıklarla ağlıyordu.
Ekrem bey, ayağa kalkıp, genç hastasının yanına gitti. Bir baba şefkatiyle elini tuttu genç kadının.
"Senin mucizen de, anne olmamandır belki de kızım..."
...
Genç kadın, bu güzel yürekli doktora sarılıp teşekkür etti...
Yıllar sonra mucizelerin, ancak onlara inanan kişilere kendini gösterdiğine inanacak ve hayatı mucizelerle dolacaktı...
Bu hayat dersi hep başucunda olacaktı...

- Posted using BlogPress from my iPad

24 Eylül 2014 Çarşamba

O GELDİ...

Uzun zamandır yazmadığımın, çok severek takip ettiğim blogları ziyaret edemediğimin farkındayım.
Çünkü şu sıralar dünyanın en tatlı telaşını yaşıyorum...
Yıllardır özlemini çektiğim, çok uzaklardan bana bakan parlak bir yıldız olduğuna inandığım bebeğim artık kollarımda...
Anne olma umutlarımın bittiği bir gün, "Hiç Doğmayacak Yavruma" diye başlayan bir mektup yazmıştım O'nun için... Bu mektup kızıma olan özlemimin en büyük çığlığıydı belki de...
Beni duydu ve geldi...


Hiç doğmayacağına inandığım, ama bana mucizelerle gelen kızıma çağrı olan bu mektup "İmza:Ben" kitabında da yer aldı...
Artık eskisi kadar sık olmayacaksa da buralardayım. Yüreğimin seçtiklerini kalemim yazacak tekrar...

En son, 3 şubatta yayınladığım Mucize-1 yazısının devamını birkaç gün içinde yayınlamış olmayı umuyorum...

Sevgilerimle...
- Posted using BlogPress from my iPad

9 Nisan 2014 Çarşamba

İMZA:BEN

Kadın kitapları üçlemesinin sonuncusu olan İmza: Ben için bir mektup göndermem gerekiyordu. "İstediğiniz birine yazın" diyordu gelen duyuruda. Sevdiğiniz, kızdığınız birine ya da kendinize...
O an karar verdim. Benim için en özel varlıklardan biri için olmalıydı bu mektup...
Yıllarca tedavi görmüş ama anne olamamıştım. Hiç doğmayacağını düşündüğüm yavruma yazdığım mektup, gönderebileceğim en doğru mektup olacaktı...
O'na yazdığım mektubu bu kitabın arasına bıraktım. Kitabı eline alan herkes okusun istedim...
-
Geliri TÜRGÖK'e gidecek olan bu projede 154 kadından biri olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Kitap artık raflarda. Alacağınız her kitap, görme engelli dostlarımız için bir ışık olacak. Sesli kitap olarak da dinleyicileri ile buluşacak olan İmza: Ben, 154 kocaman yüreğin bir arada nasıl atabildiğinin göstergesidir.
154 kadın arasında, hepimizin tanıdığı birçok ünlü isim de var.
Tek yapmamız gereken, kütüphanemizde bu kitap için yer açmak olacak...
Bu güzel projede bizleri buluşturan Banu Özkan Tozluyurt ve Esra Aylin Akalın'a binlerce teşekkürler...


KOLEKTİF KADIN MEKTUPLARI SERİSİ NOKTAYI KOYUYOR:
İMZA: BEN

Kadınlara son bir söz söyleme fırsatı sunulursa…
Babalara yazılan mektuplardan oluşan İmza: Kızın'la başlayan serüven, geçen sene bu zamanlar kocalara, eski eşlere, hayali prenslere yazılan mektuplardan oluşan İmza: Karın ile devam etmişti. Seri, kadınların İmza: Ben diyerek imzaladıkları ve “son bir söz” söylemek istedikleri kişilere yazdıkları mektuplarla sona eriyor. Canan Tan, Cemre Birand, Çiçek Dilligil, Derya Baykal, Ece Vahapoğlu, Esra Harmanda, Nazlıcan Özkan, Sevinç Erbulak, Şafak Pavey, Yonca Tokbaş gibi 154 kadının geçmişleriyle, gelecekleriyle, kendileriyle, sevdikleriyle, sevmedikleriyle hesaplaştıkları mektupların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan İmza: Ben, kitapseverler ile buluşuyor.
Kitapta mektuplarına yer verilen kadınlar, serinin ilk kitabı İmza: Kızın derken hayatlarındaki ilk erkek olan babalarına mektuplar yazmışlardı. Yanlarında olan, olmayan veya bir kez dahi göremedikleri babalarına. Kimi teşekkür etti, kimi kırgınca “Sana ihtiyacım vardı. Neredeydin?”dedi. Kimi erkenden göçüp gidenlerin arkasından gözyaşı dökerken, bir baba gölgesi bile hissetmeyenler “Kulağıma küpe olacak bir sözünüz bile gelmiyor” diye hesap sordu.
Sonra kız çocukları büyüdü, hayatın içinde kadın olarak durmayı öğrendi. Bu sefer İmza: Karın’da sözümüz “o adama”ydı. “Ruh eşim” deyip aşkla dolu olandan “Mezarına gelip bu mektubu okuyacağım” deyip nefretini kusana kadar geniş bir yelpazede mektuplar yazıldı.
154 kadın, noktayı İmza: Ben diye imzalayarak koyuyorlar. Kime, ne diyecekleri varsa onu diyerek.İmza: Ben'de sevgi bulacaksınız. "İmza: Ben'de öfke bulacaksınız. İmza: Ben'de şükür, azim, korku bulacaksınız. İmza: Ben'de hayatın ta kendisini bulacaksınız.
Yazarlarının en saklı hayallerini okuyacağınız kitabın geliri, serinin diğer iki kitabı gibi yine çok güzel bir amaca hizmet için ayrılıyor. İmza: Ben kitabının telif geliri, görmeyenlerin dünyasında da minik de olsa bir ışık yakabilmek hedefiyle, bu yıl 10. Yılını kutlayan Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı’na (TÜRGÖK) bağışlanıyor. Kitabın ayrıca sesli kitap versiyonu da görme engelliler için TÜRGÖK tarafından oluşturuldu.
Yaşama bir kez daha kadın gözünden bakmak, yüreğinden geçenleri anlamak isterseniz İmza: Ben size eşsiz bir fırsat sunuyor.

TÜRGÖK HAKKINDA
Görme özürlülerin eğitimleri ile kültürel gelişimlerine ücretsiz hizmet eden, Türkiye’nin ilk ve tek görme özürlüler kitaplığı TÜRGÖK (Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı); yurdumuzda yaşayan görme özürlüler ile yurt dışında yaşayıp da Türkçe bilen görme özürlülerin, yazılı kaynaklara erişimini sağlamak üzere 2004 yılında İzmir’de faaliyete geçmiştir. Görmeyen kişilerin Türkçe okuryazarlık oranını arttırmak, eğitim ve kültürlerine katkıda bulabilmek ve bu amaçla yaşam kalitelerini yükseltmek amacıyla Av. Gültekin Yazgan tarafından kurulan TÜRGÖK, 5000’i aşkın görmeyen üyeye hizmet vermektedir. Kitaplık hizmeti alan görmeyenler bu vasıta ile kendi kitaplıklarını da oluşturmaktadır.
Üyelerine sesli ve kabartma (Braille) baskılı roman, ders kitabı, ÖSS, KPSS, SBS, açıköğretim (lise, ilköğretim) soru bankaları ve sınav testleri hazırlamaktadır. Ayrıca aylık yayın organları olan; ilköğretim 1. kademe öğrencileri için “Yavru Balarısı” (Braille Kabartma) dergisi, 2. kademe öğrencileri için “Balarısı” (Braille Kabartma) dergisi, lise öğrencileri ve yetişkinler için de sesli MP3 formatında “Arkadaş” dergisi hazırlanarak ücretsiz olarak kargo ile adreslerine gönderilmektedir.
Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı, Türkiye’nin her yerine, ayrıca İngiltere, Hollanda, Kıbrıs, Amerika, Almanya’ya ücretsiz ve iadesiz hizmet vermektedir.
Tüm bu hizmetler, sayıları 500’ü aşan gönüllü destekçi ve kuruluşundan itibaren destek olan sponsorlar sayesinde üretilmektedir. www.turgok.org

YAYINA HAZIRLAYANLAR:

BANU ÖZKAN TOZLUYURT
39 yaşında, yönetim danışmanı. BT Danışmanlık adlı şirketin sahibi. Yönetim, iletişim, kişisel gelişim konularında eğitimler verip danışmanlık yapıyor. Yaşam koçluğu sertifikası sahibi yönetici/kişisel koçluk yapmakta. Yazmayı, okumayı çok seviyor. Hayat Çocukla Güzel, İmza Kızın, İmza Karın adlı yayınlanmış kitapları mevcut. Gezi, kişisel gelişim, gündeme ait yazılarını www.banunundunyasi.com'da okurlarıyla paylaşıyor.

ESRA AYLİN AKALIN
39 yaşında, Zürafa isminde bir anaokulunun kurucu ortağı. Aynı zamanda Okus Pokus adlı freelance metin yazarlığı şirketinde, web siteleri, bloglar, dergiler, kataloglar.. aklınıza gelen her türlü mecra için metin içeriği sağlıyor. Yazmayı, okumayı, gülmeyi, çocukları çok seviyor. İmza: Kızın ile başlayan bu serüvenin fikir annelerinden. kakarakikiri.wordpress.com blogunda mizah ağırlıklı yazılarını okurlarıyla paylaşıyor.

Ayrıntılı bilgi için:
Banu Özkan Tozluyurt
banuduru@gmail.com / banu@banutozluyurt.com
Twitter: twitter.com/imzabenkitabi

- Posted using BlogPress from my iPad

26 Şubat 2014 Çarşamba

ACI KAYBIMIZ...


23 yaşındaki yeğenimi trafik kazasında kaybettik. Acımız büyük...
Merak edip mesaj atan arkadaşlarıma çok teşekkür ederim...

- Posted using BlogPress from my iPad

3 Şubat 2014 Pazartesi

MUCİZE-1

Adam, karısının isteksiz ve yavaş hareketlerle hazırlandığını fark ettiğinde, sesindeki en yumuşak ve sevgi dolu tonu kullanarak, endişesini dile getirdi.
- Acele et canım, randevumuza geç kalmayalım.
Genç kadının ağlamaktan kızarmış ve kızgın bakan gözleri, kocasına doğru yöneldi.
- Geç kalmak umurumda bile değil, istiyorsan sen kendin git. Hem doktorun ne söylediği artık beni ilgilendirmiyor.
Adam şefkatle karısının gözlerine baktı. Güçlü elleriyle, sanki dünyanın en değerli hazinesini tutuyormuş gibi karısının yüzünü kavradı.
- Neler hissettiğini belki hiç bir zaman tam olarak anlayamayacağım, ne kadar acı çektiğini, yüreğinin ne kadar yorulduğunu... Ama bu randevuya gitmeliyiz. Bu kontrol sağlığın için çok önemli.
- Artık kabul edelim, benim çocuğum olmuyor ve hiç bir zaman da olmayacak. Artık başka bir tedavi istemiyorum. Artık o iğneleri vücuduma batırmak istemiyorum...
- Senin istemediğin hiçbir şeyi yapmayacağız canım. Çocuğumuzun olmaması da ayrıca dünyanın sonu değil. Benim için sadece sen önemlisin. Şimdi gidelim ve doktorun bize söyleyeceklerini öğrenelim. Sonra sinemaya gideriz ne dersin?
Eğilip karısının gözyaşlarını sildi adam. Kadın biraz daha rahatlamış gibi görünse de, yüreğinin tam orta yerine yerleşen kocaman bir boşluk hissinin hep onunla yaşayacağını biliyordu.
Doktorun odasına girdiklerinde, sonu yine hayal kırıklığıyla biten tedavi boyunca gördükleri o babacan bakışlarla tekrar karşılaşmışlardı.
- Gel bakalım güzel kızım, otur şöyle, biraz konuşalım...
- Konuşacak pek birşey yok aslında Ekrem bey, durum ortada. Sanırım artık kabul etmem gerek, ben o şanslı kadınlardan değilim.
Kadının gözleri tekrar dolmuştu. Sesinde kime yönlendireceğini bilemediği bir kızgınlık vardı.


Doktor uzun uzun bilimsel gerçeklerden, uygulanabilecek tedavi çeşitlerinden, anne olmak için umudunu yitirmemesinden bahsediyordu. Adam anlamaya çalışarak dinliyor olsa da, kadın söylenen hiçbir şeyi duymuyordu bile. Sadece çok kızgındı. Kime, neden kızdığını bilmiyor ama sıktığı dişlerini farkettiğinde duygularını daha net anlayabiliyordu.
Doktor ayağa kalkıp, odada yürümeye başladığında genç kadının dikkatini çekebilmişti. Gülümseyerek yanına geldi. Elini şefkatle omuzuna koyarak, o çok önemli soruyu sordu.
- Mucizelere inanır mısın kızım?
- 6 kez tedavi olup sonuç alamamış birine mi soruyorsunuz bu soruyu.
- Bak kızım, çok uzun yıllardır bu mesleği yapıyorum ve o kadar çok mucizeye tanık oldum ki, inanamazsın. Sana şimdi, genç bir doktor olduğum yıllarda başıma gelen bir olayı anlatacağım. O günden sonra, hayatta her şeyin mümkün olabileceğine inandım. Bu durum, yaptığım mesleği daha da heyecanlı kılıyor, inan bana... Hayatta bazı şeyleri anlayabilmemiz çok zordur. Bazen, tanık olduğumuz şeylerin mucize olduğunu anlayabiliriz. Bazen de mucizeler gerçekleşirken, biz henüz fark etmemiş olabiliriz. Bu durum, mucizenin gerçekleşmediği değil, fark edilmediği anlamına gelir.
Yaşlı doktor sevgi dolu gülümsedi.
- Biraz karışık oldu sanırım. En iyisi, en başından anlatmak...

"Uzun yıllar önceydi. 13 yıllık doktordum. Sıradan bir sabaha ve sıradan iş gününe uyandığımı düşünüyordum. Muayenehaneme gittim. Her zamanki gibi beyaz önlüğümü giydim, günlük randevu programını gözden geçirdim. Sekreterimin her gün, ben geldikten 10 dakika sonra getirdiği taze demlenmiş çayımı içmeye başladım. Bu sıradan iş gününü, sıradışı yapacak hastam kapıda belirmişti. Meslek hayatımda da, yaşamımda da hiç unutamayacağım ve bana çok şey öğretecek olan günler başlıyordu. Ben sadece farkında değildim. Kadını içeri buyur ettim. Masamın karşısında duran sandalyeye oturdu. O kadar ürkek ve korkan gözlerle bana bakıyordu ki, öncelikle onu sakinleştirmem gerek diye düşündüm. Sormam gereken rutin soruları, yakın bir arkadaşımla konuşuyormuşcasına yöneltmeye başladım. Giderek daha da rahatladığını fark ettim.
Zayıflıktan çökmüş esmer yüzünün büyük bir bölümünü kaplayan simsiyah kocaman gözleriyle bana bakıyordu. Üzerindeki kahverengi çiçek desenli entarisi, çok kullanılmaktan belli ki yıpranmış ve rengi solmuştu. Bu karanlık gözlerde yine de görebildiğim zayıf ışık, bana sanki bir kurtarıcıymışım gibi bakıyor olmasından kaynaklanıyordu.
Hayatımın en önemli derslerinden birini verecek olan bu kadının iri gözlerinde gördüklerim beni, yaşamak üzere olduğum olaylardan sonra, mucizelere inandıracaktı. Anlatmaya başladı. En ince detaylarına kadar anlattı yaşadıklarını. Her şeyi en iyi şekilde anlamamı istiyordu. Anlaşılmak istiyordu. Yardım istiyordu. Randevusuna neden yalnız geldiğini düşündüm ama bu merakımdan kadına bahsetmedim. Sekretere iki çay getirmesini söyledim...
"

Devam edecek...
- Posted using BlogPress from my iPad

19 Ocak 2014 Pazar

ÖYLE GİBİ...


Funda, çalan telefonun ekranında gördüğü isimle çok heyecanlanmıştı.
Arayan çocukluk arkadaşı Sevda'ydı.
Hafta sonu için İstanbul'a geleceğini, yıllardır uzak kaldığı diğer arkadaşlarını da görmek istediğini söylemişti.
Funda ulaşabildiği diğerlerine de haber vermiş, güzel bir akşam yemeği organize etmişti.

Akşam, saat 19:30'u gösterirken eski arkadaşlar toplanmaya başlamıştı.
Herkes, hayatlarındaki değişimlerden, gençlik yıllarına olan özlemden, birlikte geçirilen güzel günlerden, unutamadıkları gençlik aşklarından bahsediyordu...

Artık yemeğin ortalarına gelinmiş ve sohbet iyice koyulaşmışken, yanlarına gülerek yaklaşan esmer erkek hepsinin yüzünde kocaman bir şaşkınlık ve mutluluk yaratmıştı.
Gelen Timur'du...
Özlemle kucaklaşmanın ardından, yıllar önceki günlerden birini yaşıyormuş gibi çocukluk yıllarına geri dönmüşlerdi.

Bir an beliren sessizlikten yararlanan Timur'un ağzından çıkan sözler, grupta anlık bir şok etkisi yarattı.
Timur, Sevda'ya olan ve yıllardır yok olmayan aşkını itiraf ediyordu. Herkes gibi Sevda da olan biteni anlamaya çalışıyordu.
Sevda ne diyeceğini bilemeden yanındaki diğer arkadaşlarına baktı. Gördüğü tek şey, kendisi gibi şaşkınlık içinde bakan gözlerdi.
Sessizlik büyüdü, kimse tek kelime bile edemiyor, bu sancılı suskunluğu birinin bozması için çaresizlik içinde bekliyordu.
İçlerinden bazıları, Timur'un yüzüne bakmaya cesaret etmişti. Bu genç adamın, yüreğinde yıllarca biriktirdiği aşkı bir çırpıda paylaşmış olmasının ardından neler hissettiğini anlamaya çalışıyorlardı...
Timur'un gözlerinde hiçbir pişmanlık işareti yoktu... Hatta, kolay kolay herkesin cesaret edemeyeceği bir eylemi yapabilmiş olmasının arkadaşları arasında yaratacağı etkiyi düşündükçe bakışları daha da güçleniyordu.
Aslında Timur da, Sevda'da evliydi. Zaten Timur'un da tek istediği, yıllardır içinde duran bu duyguyu sahibine iletmekti. Hepsi buydu...



Herkes, sanki bir çocuğun saf aşkını ilan etmesine tanık olmuş gibi, durum üzerine espriler yapmaya başlayınca, masada beliren şaşkınlık hali yerini kahkahalara bırakmıştı. Belki de bu karışık durumdan sıyrılmanın en kolay yoluydu bu...
Daha ilk itirafın etkisi geçmeden, bir yenisi daha gelmişti...
"Senin için her yere gelebilirdim Sevda, yeter ki çağırsaydın..."
Hepsinin zihninde, "Timur, yıllar önce duygularını açıklasaydı neler olabilirdi?" konulu senaryolar belirmiş olmalıydı...
Bu sorunun cevabı hem çok kısa, hem de çok uzundu aslında...

Yemek bitmiş, herkes evine dönmüştü.
Timur, çocukluk anılarına emanet etmişti yıllar sonra da olsa söyleyebildiği aşkını...

Timur'un Sevda'ya olan aşkı, eski bir tablonun hiç solmamış renkleri gibiydi. Öylece, ilk haliyle, parlaklığıyla duruyordu. Hiç değişmeden, en saf haliyle saklamıştı duygularını...
Belki de, aşk böyle yaşandığında bitmiyordu. El değmeden, korunarak, ulaşamadan...
Herkesin hayalini kurduğu "mutlu aşk" bu muydu?
Sandıklarda saklanan, kimsenin bilmediği, sadece bize ait, her biri başka başka anıların sembolü olan eşyalar gibi... Üzerindeki sandık lekeli bez açılıp, içindekine uzun uzun bakıp, hatıraların soluk soluğa yaşanıp, tekrar sandığın en derin köşesine saklanan bir anı gibi... Sandık kapağı tekrar kapandığında hissedilen ve ne olduğu tam olarak tarif edilemeyen duygular gibi... Heyecandan çırpınan yüreğin, boğazdaki düğüme karışması gibi... Özlemden akan iki damlanın, bağıra bağıra ağlamak isteğiyle yarışması gibi... Gürleyerek, çakarak, toprağı dövercesine yağmak istemesi gibi...
Aşık olmak gibi...
Hiç bitmeyecekmiş gibi...

- Posted using BlogPress from my iPad

11 Ocak 2014 Cumartesi

DENİZ-16


Deniz, çalan telefonu eline alıp ekrandaki ismi gördüğünde, kalbi sanki yerinden çıkıp boşluğa savrulacak ve bir daha geri dönemeyecekmiş gibi çarpmaya başladı. Arayan O'ydu...
O, hayatın Deniz'e hediyesiydi.
"Nasılsın?" dedi telefonun ucundaki, yüreğini dolduran ses...
"İyiyim Mehmet bey, siz nasılsınız?" dedi Deniz. Sanki çok sıradan biriyle çok sıradan bir konuşma başlatıyor gibi. Ama gerçek öyle miydi ya...
Heyecandan titreyen dizlerini sakinleştirmek için, olduğu yerdeki eski koltuğa çöktü.
"Seni görmek istiyorum, bir kahve içelim mi birlikte?"...
Deniz sanki mutluluk, utanç, mantık ve duyguların karışık yollarında kaybolmuş, tüm vücudu uyuşmuştu.
"Peki" diyebildi.
Saat 15:30 için Çankaya'da sakin bir yerde buluşmak üzere sözleştiler...
Deniz telefonu kapattı. Bir türlü kapanmayan, beyaz yağlı boyalı dolap kapağının önünde ne giyeceğini düşünmeye başladı. Sonra durdu. Ne yapıyordu? Az önce heyecandan tutmayan dizleri yüzünden oturduğu koltuğa bu kez, "Ben ne yapıyorum böyle? Büyük konuştun işte Deniz, bu işler öyle arkadaş meclislerinde ahkam kesmeye benzemiyor değil mi?" diye söylenerek oturdu.

Zihni yıllar önceye gitmişti...

1994 yılının yaz aylarıydı. Zor da olsa sonunda bir iş görüşmesi ayarlamıştı kendine.
Sakarya caddesindeki telefonların önünde, ailelerini aramak üzere sıraya girmiş üniversiteli gençlerin oluşturduğu uzun kuyruklar olurdu.



Cep telefonlarının henüz yaygın olmadığı bu yıllarda, Deniz de sık sık annesini aramak için bu sırada bekler ve özlemle annesiyle konuşurdu. Sıranın arkasından gelen "haydi artık uzatma, kapat şu telefonu" homurtularına aldırmamaya çalışarak konuşma süresini uzatmaya çalışırdı.
Bu kez aynı telefon kuyruğunda iş randevusu alabilmek için duruyordu.
Sekreter kızın "Yarın saat 14:00'de Mehmet bey sizinle görüşebilecek" sözleriyle telefonu kapattı ve çığlık atmamak için kendini zor tutarak otobüs durağına hızlı adımlarla yürümeye başladı.
Zihninden, "Hemen eve gitmeliyim, kızlarla birlikte şöyle ciddi bir iş kıyafeti seçmeliyim" diye geçirerek, soluğu Demetevler'e giden otobüs durağında aldı genç kız...
Eve geldiğinde, aynı evi paylaştığı iki arkadaşı da evdeydi.
"Kızlaaar, oldu oldu, yarın iş görüşmesine gideceğim, hemen bütün mal varlığımızı ortaya koyup bana güzel bir iş kıyafeti bulmalıyız dolaptan!"
Kızların neredeyse kendilerine ait kıyafetleri yoktu, hepsinin giysileri aynı dolapta durur, ortak olarak kullanırlardı.
"Bizim dolaptan nasıl bir iş kıyafeti çıkaracağını merak ediyorum Deniz" dedi en gerçekçi olan arkadaşı.
"İşte buldum bile, senin yeleğin ve Gülay'ın siyah pantalonu."
"Bak dikkatli kullanacaksan al, önümüzdeki hafta onu özel bir yemekte giyeceğim."
"Tamam canım, inşaat işi için görüşmeye gitmiyorum ya. Pantolonuna harç bulaşmaz, merak etme." cümlesine, mutluluğun da etkisiyle uzun uzun gülüşmeler eşlik etti...

Sabah, ütülenen yelek ve pantolonun altına, evde tek olan ve dönüşümlü olarak kullanılan siyah topuklu ayakkabıları giydi Deniz. Büyük bir holding yöneticisi edasıyla kızlara şöyle bir baktı: "Gülay, kızım bana bir çay kap getir bakayım!..". Ve yine kıkırdamaya başladı kızlar...
Saçlar taranıp, gözlere yeşil far da sürülmüştü.
Oyuncak bebek gibi görünüyordu Deniz...
Vitrine daha yeni yerleştirilmiş, yepyeni bir oyuncak bebek gibi...
Birileri tarafından vitrinden alınıp hayatın tam göbeğine düşecekmiş gibi...
Büyüme zamanının geldiği günlere birkaç saat kalmış gibi...
Deniz, zaman zaman dalgaların boyunu aşacağı, ara sıra durulup ona nefes aldıracağı günlere doğru, topuklu ayakkabısının beton zeminde çıkarttığı sesler eşliğinde yürümeye başlamıştı.


Yıllar sonra soracaktı kendine: "Bütün bu yaşayacaklarımı bilseydim, yine de gider miydim bu iş görüşmesine?"
Cevap bir an bile beklemeden belirecekti zihninde,
"Hem de koşa koşa..."

Bu yürüyüş, vaktiyle "ben asla böyle bir şeyin içinde olmam" dediği olayların tam ortasına götürüyordu Deniz'i...
Bütün bunlardan habersiz, erkek arkadaşı ile birlikte nasılda heyecanla çalmışlardı kapının çan sesli zilini...
Kapı açılmış, sekreter Deniz ve arkadaşını içeriye buyur etmişti.
Birkaç dakika sonra, önde sekreter arkada Deniz, hayatlarını kökten değiştirecek olan odaya girmişlerdi...
İşte oradaydı...
Kareli gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, elinde bir gazetenin verdiği, yarısı tamamlanmış Ankara'nın ünlü Atakule'sinin karton maketi, güçlü ve sıcacık bakan kahverengi gözleriyle kapıdan girenleri selamlamıştı. Ayağa kalkıp elini uzattı...
"Hoşgeldiniz, ben Mehmet..."


- Posted using BlogPress from my iPad