Neden "Çayım taze..."?

Aklıma geldiğinde içimi ısıtan bazı anlar vardır.
Bunlardan çocukluğuma dair hatırladığım; annemin, sabahtan akşama kadar sokaklarda oynadığımızda ve heryerimiz toz-kir içindeyken, bizi içeriye alma çabasıyla seslenişidir: "Çocuklaaar, hadi artık akşam soğuğu çıktı, içeriyeeeee!!!"
Artık akşam soğuğu çıkmıştır, bundan korunacağımız, ısınacağımız, temizleneceğimiz yuvaya çağrılmaktır bu. Güven verir, huzur verir, içimi dinginleştirir. O günlerde de, şimdi de...
Artık yetişkinim. Beni akşam soğuğu çıktığı için eve çağıran ses yok. Hâlâ zaman zaman akşam soğuğu çıkıp, üzerime bir hırka almam gerekse, içim ısınır, güvende ve huzurlu hissederim. Sanırım örgü örmeye başladığımdan beri, bu yüzden hep hırka örüyorum:)
Annem'e Sevgilerimle...

Gelelim bugüne...
Büyüyünce içimi ısıtan cümlelerden biri; telefonun ucundaki bir dosta,
"Çayım taze, sıcak simitleri al gel" demek...
Bu cümle benim için dostluk demek, huzur demek, paylaşmak demek, hadi gel demek, gel de iki lafın belini kıralım demek. Davet eden de olsan, edilen de, ne fark eder ki?
Çayım taze...
Hadi alın sıcak simitlerinizi, peynirlerinizi, gelin bloğuma, iki lafın belini kıralım :)

Heyyfi

23 Nisan 2013 Salı

KOLALI MANŞETLERİM...


Bugün, güzel birgün...
İlkokuldayken, 23 Nisan gelmeden önce heyecanı gelirdi. Öğretmenlerimiz hazırlıklar konusunda titizlenir, anneler siyah önlüklerimize takılan yakalarımızı ve kol manşetlerimizi kolalardı. Bileklerimizde bembeyaz ve güçlü dururlardı, bir asker gibi....
23 Nisan sabahı, minicik yüreklerimizde, kocaman heyecan ve gururla, bayram yerine giderdik. Damarlarımızdaki asil kandan, gurur duyar, bayrağımızı selamlardık.



Şimdi büyüdüm, yüzümde çizgiler oluştu, kalbime türlü türlü acılar, türlü türlü sevinçler iz bıraktı. Kolalı manşetlerim yok belki ama, aynı gurur ve heyecanı yaşıyorum yıllanmış kalbimde...
Bugün güzel birgün, bugün 23 Nisan.
Teşekkürler Atam...

- Posted using BlogPress from my iPad

10 Nisan 2013 Çarşamba

DENİZ-9

Deniz'in ağrıları, kullandığı onca güçlü ilaçlara rağmen bitmiyordu. İyice yorgun düşmüş vücudu, bembeyaz cildi, yorgun bakan gözleriyle çok sağlıksız görünüyordu.
Bir ay sonra, acıları oldukça azalmıştı. Kitap okuyor, film izliyor, annesinin yaptığı yemekleri büyük bir iştahla yiyordu.
Bu dönemde, düşünmek için çok fazla vakti oluyordu Deniz'in. Böylesine sakin bir hayata alışkın değildi. Günleri hep koşturma, yetiştirilmeye çalışılan işler, sabah giyeceği elbisenin çantası ile uyumu, bir gün sonra yapacağı iş toplantısının içeriğini düşünerek geçer ve akşam olduğunda da yorulmuş bir zihin ve vücutla evine dönerdi.
Geçirdiği ameliyatta, kalbi geçici süre durdurulup, gerekli cerrahi müdahale yapılmış ve kalbi tekrar çalıştırılmıştı. İşte bu kadar basitti hayat. Sonra hayatındaki koşturmayı düşündü. Nedenini düşündü. Cevap bulamamıştı. Ne içindi bu koşturma?
"Mutluyum" demek için ne gerekliydi bir insanın hayatında? Bu sorunun cevabı aslında herkes için farklıydı.


"Ben mutlu muyum?" diye düşündü. Dışarıdan bakıldığında mutlu olması için yeterli sebep vardı. Maddi olarak çok rahat bir hayatı, onu seven ve çok iyi kalpli bir eşi vardı. "Tüm bunlar yeterli sanırım mutlu olmak için" diye düşündü. Deniz, ilk kez kendisine mutlu olup olmadığını soruyordu. Bu soruya içinden, derinlerden bir yerlerden gelecek olan cevaba hazır mıydı?
Yüreğinin çok derinlerinden, çok kısık bir ses, istediği cevapları vermiyordu. "Eksik olan ne" diye düşündü.
Evet, eksik bir şeyler vardı Deniz'in hayatında. Hem de kocaman bir eksik. Hayatında tanımaya çalıştığı, tanıyabilmek için emek verdiği yakın dostları, arkadaşları olmuştu ama bu emeği vermeyi unuttuğu biri vardı. Kendisi...
Mutlu değildi. Eşi çok iyi bir insandı, Deniz için iyi bir arkadaştı ama hepsi buydu. Yaşadığı bu hayatın aslında istediği hayat olmadığını çok iyi biliyordu.
Mutlu olmadığı halde "mutluymuş" gibi davranıyordu. Bu 3 ay boyunca, yaşam amacını sordu hep. Cevabı yoktu bu sorunun. Ölümle yaşam arasındaki bu süreçte, yaşadığı hayatın ona verilmiş çok özel bir hediye olduğunu anlamıştı. Annesine bunları anlatmayı çok istemesine rağmen yapamazdı. Onu anlamayacaklar ve hayatla daha yeni barışmış olan kalbini tekrar kıracaklardı.
Artık iyice iyileşmiş, işine geri dönmüştü.

Aradan geçen iki yıldan sonra kalbi ne kadar hızlı iyileşiyorsa, evliliği de aynı hızda yok oluyordu.
Akşamları artık farklı odalarda farklı hayatlar yaşamaya başlamışlardı.
Deniz kararlıydı. Kendine yeni bir yön çizecekti fakat bunu eşine nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Onu kırmak en son isteyeceği şeydi.
"Yarın akşam kararımı söylemek için en doğru zaman" diye düşündü. O gece yatağına gitti, uyumaya çalıştı. Ama olmuyordu. "Keşke" dedi, "keşke sabah küçük bir kız olarak, annemin kahvaltı için beni uyandıran sesiyle uyansam..."
diye düşündü. Artık, o yıllar ve çocukluğu çok gerilerde kalmıştı.


Çok yalnız hissediyordu kendini. Bu kararını yarın eşine açıkladığında, hayatında artık hiçbir şey aynı kalmayacaktı, arkadaşları bile...
Artık bu düşüncelerden yorgun düşmüş, korkulu gözleri kapanmış ve Deniz, geceye kendini teslim etmişti. Doğacak olan güneşin getireceği bu yeni gün, her zamanki gibi başlayacak ama farklı bitecekti. Deniz şimdi uykunun sıcacık kollarındaydı. Hepsi buydu...

(Devam edecek...)
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad