Neden "Çayım taze..."?

Aklıma geldiğinde içimi ısıtan bazı anlar vardır.
Bunlardan çocukluğuma dair hatırladığım; annemin, sabahtan akşama kadar sokaklarda oynadığımızda ve heryerimiz toz-kir içindeyken, bizi içeriye alma çabasıyla seslenişidir: "Çocuklaaar, hadi artık akşam soğuğu çıktı, içeriyeeeee!!!"
Artık akşam soğuğu çıkmıştır, bundan korunacağımız, ısınacağımız, temizleneceğimiz yuvaya çağrılmaktır bu. Güven verir, huzur verir, içimi dinginleştirir. O günlerde de, şimdi de...
Artık yetişkinim. Beni akşam soğuğu çıktığı için eve çağıran ses yok. Hâlâ zaman zaman akşam soğuğu çıkıp, üzerime bir hırka almam gerekse, içim ısınır, güvende ve huzurlu hissederim. Sanırım örgü örmeye başladığımdan beri, bu yüzden hep hırka örüyorum:)
Annem'e Sevgilerimle...

Gelelim bugüne...
Büyüyünce içimi ısıtan cümlelerden biri; telefonun ucundaki bir dosta,
"Çayım taze, sıcak simitleri al gel" demek...
Bu cümle benim için dostluk demek, huzur demek, paylaşmak demek, hadi gel demek, gel de iki lafın belini kıralım demek. Davet eden de olsan, edilen de, ne fark eder ki?
Çayım taze...
Hadi alın sıcak simitlerinizi, peynirlerinizi, gelin bloğuma, iki lafın belini kıralım :)

Heyyfi

29 Mart 2013 Cuma

DENİZ-8

Ameliyat günü gelip çatmıştı. Günlerden 6 hazirandı. Bugün, Deniz'in hayatında bir dönem kapanacak, başka bir dünyanın kapıları açılacaktı. Deniz de dahil olmak üzere, kimse bu yeni dönemin gelişinin farkında bile değildi. Herkesin tek odaklandığı, bir türlü bulunamayan AB Rh(-) kandı. Çok sonraları Deniz damarlarında, yüzünü bile görmediği birkaç askerin kanını taşıyacaktı...

Deniz, gözlerini açtığında ilk annesinin sesini duydu. Yanıbaşındaydı, her zaman olduğu gibi...
Annesinin sesi onu yıllar öncesinin tanıdık, huzur veren, sıcacık günlerine götürdü. Yıllar önceki çocukluk hayallerinde kalan ama hala çok yakından gelen "akşam soğuğu çıktı, haydi artık içeriye" diyerek, sokakta arkadaşlarıyla oynayan Deniz'i sıcacık yuvaya davet eden o ses...Yine öyle sıcacık ama biraz endişe doluydu: "Deniz, ağrın varmı kızım?"
Deniz'in çok ama çok ağrısı vardı ama o anne sesi hiçbir ilacın dindiremediği acıların, acı sesini susturmuştu...
Deniz gözlerini açtı, eli hemen göğsüne gitti, dikiş izlerini yokladı fakat hiçbir şey hissetmedi. Durumu fark eden annesi, "ameliyat izin koltuk altında kızım, sana torpil geçmiş doktorun" diyerek gülümsüyordu.
Ağrıları çok fazlaydı. Evet, dikiş izleri koltuk altındaydı ama ameliyatın bu bölgeden yapılabilmesi için göğüs kafesinde çok darbe olmuştu ve kemik ağrıları Deniz'i sabahlara kadar uyutmuyordu. Bir hafta daha hastanede kalması gerekecekti. Taburcu olurken çıkarılmak üzere, bir ucu dışarıda kalan ve diğer ucu kalbe giden bir tel vardı Deniz'in göğsünde. Bu aslında her kalp ameliyatı olan kişide oluyordu, taburcu olurken de çıkarılıyordu. Belki de günde yüzlerce hasta bu durumu yaşıyordu. Bu çok sıradan bir olaydı aslında. Ama Deniz'in aklından hep "ya o tel takılır da çıkmazsa ve içimde kalırsa" korkusu geçiyordu.

Taburcu olacağı gün, genç bir doktor odaya geldi ve teli çıkarmak üzere Deniz'e doğru eğildi, çok kısa bir süre sonra Deniz, doktorun yüzündeki panik ifadesini gördü. Doktor hızlı adımlarla gitti ve beraberinde birkaç doktorla odaya geri geldi.


Aralarındaki kısa tartışma sonrasında doktoru durumu açıkladı: "Çok üzgünüm ama telin bir kısmı içeride kaldı, takıldı. Böyle bir şey nasıl oldu anlamadık, bu telle yaşamak zorundasın artık Deniz. Ama dikkatli ol, başağrısı için bile doktora gitsen bu durumu mutlaka söylemelisin, onun dışında sana bir zararı olmaz bu telin" dedi.
Artık Deniz, kalbinde kendi elleriyle kapıyı açıp, davet ettiği bu telle yaşayacaktı. Ama çok önemli bir soru vardı aklında ve bu soruyu sormak zorundaydı. "Peki, x-ray cihazlarından geçerken, cihaz öter mi doktor bey?" dediğinde soğuk hastane odası kahkahalarla dolmuştu. Ötmeyeceğini öğrendiğinde ise, içeride kalmak üzere inat eden bu telle artık arkadaş olmuştu bile Deniz...
Bu hastane odasından, kalbine tutunmuş bir tel, ruhuna tutunmuş yeni korkularla ayrılacaktı. Hayatın onun için hazırladıkları, yıllar sonra gelecek olan güzel günlerin habercisiydi aslında, sadece Deniz bütün bunlardan henüz haberdar değildi...

Artık, yenilenmiş bir kalp ve alınan her nefesin ne kadar kıymetli olduğunun tecrübesiyle Deniz, evine gitmek üzere yavaşça eşi ve annesinin yardımıyla arabaya bindi.
Üç ay evde dinlenmesi gerekiyordu.
İşte bu üç ayın sonunda Deniz, asla aynı Deniz olmayacak, hayatını en derin izlerine kadar gözden geçirecek ve bir yol ayrımına gelecekti.
Hayatının en zor, ama en önemli günleri başlamıştı artık Deniz için.
Bu dönemin sonunda, hayat ona hediyelerini sunacak ve kendisi de, kalbi de hayatla barışacaktı...

(Devam edecek...)
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

19 Mart 2013 Salı

DENİZ-7

Aradan yıllar geçmiş, okul bitmiş ve Deniz artık evli bir kadındı.
Eşinin ailesinin hediye ettiği bir evde oturuyorlardı.
Akşamları iş çıkışı, evine ulaşmak için yürümesi gereken çok dik bir yokuş vardı. Deniz özellikle kış akşamlarında buradan yürümekten çok korkardı. Kışın erken kararan havası soğukla birleşir, insanın içine korku salardı.
O gün de Deniz işten çıkmış, evine gidiyordu. Yokuşu tırmanmaya başladı. İçinden şarkı söylüyor, bu şekilde korkusunu yenebileceğini düşünüyordu.

Yokuşun yarısına geldiğinde arkasından gelen belli belirsiz ayak sesleri duymaya başlamıştı. Dönüp bakmaya cesaret edemiyor, karşılaşma ihtimali olan kötü sürprizleri aklına getirmemeye çalışıyordu. Birkaç adım sonra, peşindeki ayak sesleri daha da belirginleşmeye başlamıştı.
Deniz hızla arkasına döndü ve hiç de güven vermeyen biçimde sırıtan delikanlıyı gördü. Çocuğun Deniz'i çok korkutan birkaç lafının üzerine, Deniz panikten kaynaklı plansızlıkla bağırmaya başladı. Çocuk da paniklemiş, cebinden bir bıçak çıkartmıştı.


O ıssız yokuşun tepesinde aniden bir arabanın farları belirdi. Gelen bir taksiydi. Deniz taksinin önüne doğru kendini attı, bir yandan ağlıyor bir yandan da taksi şoförüne durması için bağırıyordu. Taksi durdu ve evine sadece 20-30 adım kalmış olan Deniz kendini taksiye attı.
Elleri titreyerek kapıyı zor da olsa açtı, eve girdiğinde nefes alamıyordu.
Kendine geldiğinde kısa süreli bir baygınlık geçirdiğini anladı.
Ertesi gün, "artık bir doktora gitmem gerek" dedi eşine, "sanırım bende de annem gibi guatr var, dün nefesim o kadar daraldı ki herhalde bu yüzden bayıldım".

Üç gün sonra Deniz doktora gitmiş, oradan başka bir doktora yönlendirilmişti.
Muayene bitmiş, sıra durumu ile ilgili bilgi almaya gelmişti.
Kısa bir girişten sonra doktor, "kalbinde doğuştan bir delik var kızım, acilen ameliyat olman gerek" demişti.


O an dünyadaki tüm sesler sustu. Deniz olup biteni anlamaya çalışıyordu. Bu, ne anlama geliyordu? Sanki dünyanın ortasında kocaman bir çukur açılmış ve Deniz, hızla sonunun nerede geleceğini bilemediği bu çukura düşmekteydi.
Ağlamaya başladı. Ankara Kızılay'daki bu yere gelmeden hemen önce normal bir hayatı vardı, şimdi buradan hayatının yeni bir dönemine başlamak üzere çıkıyordu.

(Devam edecek...)
Heyyfi


- Posted using BlogPress from my iPad

9 Mart 2013 Cumartesi

DENİZ-6

Deniz, elinde küçük bir valizle büyük bir şehirdeydi artık.
İlk aylar, başvuru yapmış olmasına rağmen yurt listesinde adını görememişti.


Geçici bir süre, o güne kadar hiç görmediği, tanımadığı uzaktan akrabalarının evinde kalacaktı.
Firdevs hanım, kızını ilk günlerinde yalnız bırakmamak için Ankara'ya gelmişti.

Deniz üniversiteyi kazanınca babası Selim bey, emekli maaşını tüm aileye yetiremeyeceğini anlamış, yaşadıkları şehrin sanayi sitesinde küçük bir çay evi açmıştı.
Deniz, okuyabilmesi için babasının bardak bardak çay sattığını biliyor ve bu durum omuzlarına ayrı bir sorumluluk yüklüyordu. Okulunu başarıyla bitirmeli ve ailesine destek olmalıydı.
Bu duygu Deniz'i başarılı bir öğrenci yapacaktı.

Deniz artık genç bir kızdı. Ankara'ya gelirken getirebileceği çok fazla kıyafeti yoktu. Ailesinin de gücü ancak okul masraflarına yetiyordu.
Teyzesi, kuzenlerinin kıyafetlerinden birkaç tane vermişti. En çok da, son zamanlarda çok moda olan jean pantalon mutlu etmişti Deniz'i. Gerçi biraz büyük gelmişti ama, hiç olmamasından daha iyiydi.
Firdevs hanım kızına yeni kıyafetler alamadığı için çok üzgündü.
"Kıyafetlerim yeterli anne" dedi Deniz, "sonra alırız yenilerini."
Kızının bu düşünceli tavrından ötürü çok duygulanmıştı annesi.
Deniz, tanımadığı bir evde ilk kez bu kadar uzun süre kalmak zorundaydı.
Kaldığı evin, kendisinden birkaç yaş küçük iki kızları vardı. Okulun ilk günü bütün aile ile birlikte Deniz de erkenden uyanmıştı. Zaten gece de çok iyi uyuduğu söylenemezdi.


Kahvaltı için mutfağa gitti. Evin babası kızların bardağına süt dolduruyordu. Kendi babasını hiç böyle görmemiş, bir babanın kızına kahvaltı hazırlama fikrine çok şaşırmıştı. Denizlerin evinde babası sadece yemek yemek üzere masaya otururdu. Kızların babası sıcacık bir sesle Deniz'e de masaya oturmasını ve sütünün hazır olduğunu söyledi. Deniz hiç tanımadığı, çok yabancı ama güvenle dolu olan bu sesi o kadar çok sevmişti ki, uykusuz geçen gecesini unutmuş, bu sıcak sese itaat etmeye karar vermişti. Bu sıcak davet, Deniz'e kendini bu eve ait hissettirmişti. Ta ki kızlar kendi aralarında gülüşmeye başlayana kadar...
Kızların güldüğü, Deniz'in kıyafet tercihiydi. Kuzeninden gelen pantalonun içine bluzunu sıkıştırmış, beline de bir kemer takmıştı. Kızlar bir yandan bu kombine gülüşüyor, bir yandan da Deniz'e doğru kombinin sırlarını veriyorlardı. Bluzu pantalonun dışına çıkartıp bir adım geriye giden küçük kız kardeş, "böyle daha iyi oldu" dedi, Deniz'i şöyle bir süzerek. Yine de sonuç çok tatmin etmemişti kızkardeşleri...

Deniz o gün çok mutluydu. Sonunda yurt listesinde adını görmüş, bir haftaya kadar yurda yerleşebileceğini öğrenmişti.

Bazen bazı kapılar kapandığında, arkamızı dönüp bakma gereği duymayız ve kapının ardında bıraktıklarımıza teşekkür eder, yeni açılacak olan kapının bize neler getireceğini heyecan ve biraz da korkuyla beklemeye koyuluruz.
Deniz de kapılarını kendisine açtıkları için minnettar olduğu bu evden artık gidiyor ve önünde yeni açılmış olan kapının korku ve heyecanını yaşıyordu.


Aradan 5 yıl geçmiş, Deniz mezun olmuştu. O yıllarda çok önemli tecrübeler edindi. Hayat, mükemmel kurgulanmış bir yap-boz; bize düşen ise, doğru parçaları doğru yerlere yerleştirerek, anlamlı bir resim ortaya çıkartmak diye düşündü... Zamanla öğreneceği başka birşey daha vardı Deniz'in; bazı parçaların doğru yerini bulmak için, çok fazla hatalı deneme yapması gerekiyordu. Bu resim, böyle anlam kazanıyordu...

Elinde küçük bir valizle geldiği büyük şehirde, sürekli yeni yönlerini keşfettiği biriyle tanışmış ve bundan heyecan duymaya başlamıştı. Bu kişi kendisinden başkası değildi. Aynaya baktı ve "ya seni tanıma fırsatı bulmasaydım" dedi, saçını sağa doğru parmaklarıyla yapıştırdı, dudağının kenarına taşmış olan rujunu temizledi, aynaya bir gülücük fırlattı ve yakında olacak düğünü için gelinlik provasına doğru yola çıktı...

(Devam edecek...)
Heyfi...
- Posted using BlogPress from my iPad

2 Mart 2013 Cumartesi

UZUN BİR ARA VE ASORTİK İLE TANIŞMA...

Bir süredir ne yazı yazabildim, ne de arkadaşlarımın bloglarını ziyaret edebildim.
Çok yoğun bir dönemin ardından gelen yolculuk da eklenince uzun bir ara vermiş oldum :)
Birçok arkadaşım, benden ses soluk çıkmayınca merak etmiş ve durumumu sormak için yorumlar bırakmış...
O kadar mutlu oldum ki. İnsanın en büyük zenginliği, yokluğunu fark eden ve onun için meraklanan arkadaşları.
Hepinize çok teşekkür ederim dostlarım. Varlığınızı bilmek bana çok iyi geliyor...

Arkadaşlarım ile planladığımız Bursa tatilinde, sevgili arkadaşım Asortik'i de ziyaret etmek istedim. Çok yoğun olmasına rağmen zaman ayırdı ve bizimle buluştu.





Asortiği yazılarından tanıyordum, renkli bir kişilik olduğu belliydi zaten. Takip ettiğim ve hiçbir yazısını kaçırmadığım için, onu epeyce tanıdığımı düşünüyordum. Tanıdığım kadarıyla da onu çok seviyordum.
Randevu saatimiz geldiğinde heyecanla onu bekledim. Evet evet, karşıdan gelen benim güler yüzlü Asortiğimdi...
Uzun uzun konuştuk, kahveler içtik, çaylar içtik, eşim bizim fotoğraflarımızı çekti.
Sanki yıllara dayanan bir arkadaşlık gibiydi. Bizler aslında birbirimizi çok iyi tanıyoruz. Belki de normal arkadaşlıklarımızda kimsenin bilmediği en gizli kalmışlıklar, blog yazılarımızda paylaşılır hale geliyor. Bunun için de birbirimizi yıllardır tanıyor gibi oluyoruz.
Blog arkadaşlarımdan, Depresif Ayu ve Mazes ile tanışmıştım. Her ikisi de benim kıymetlilerim arasında. Her ikisi de, ömrüm boyunca hayatımda olmasını istediğim arkadaşlarımdan. Aynı duyguları Asortik ile de yakaladık.


O kadar tatlı ve olduğu gibi ki...
Doyamadım onunla sohbete. Birlikte bir hayalimiz var. Bir gün tüm Türkiye'deki blog yazarlarından gelebilenlerle buluşmak :)
Bu düşünce bizi çok heyecanlandırdı. Umarım bir gün gerçekleşir...
Canım Asortiğim bana Bursa'nın o muhteşem havlularından ve kendi elleriyle yaptığı keçe kalp hediye etti. O kadar güzeller ki. Her kullandığımda kalbimden sana sevgiler akacak canım. Bir de kendi elleriyle, bu hediyeleri sarmak için kalpli paket yapmış. Nasıl da ince ruhlu ve tatlısın canım arkadaşım.
Seni tanımış olmak, keyif dolu yazılarını okumak, yaptığın o muhteşem el işlerinin yolculuğunu okumak o kadar ayrıcalıklı ki.
Bilmelisin ki, artık Ankara'da ailenden bir kişi daha var. Hayatımda olduğun için çok mutluyum canım arkadaşım.

Sevgilerimle...
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad