Neden "Çayım taze..."?

Aklıma geldiğinde içimi ısıtan bazı anlar vardır.
Bunlardan çocukluğuma dair hatırladığım; annemin, sabahtan akşama kadar sokaklarda oynadığımızda ve heryerimiz toz-kir içindeyken, bizi içeriye alma çabasıyla seslenişidir: "Çocuklaaar, hadi artık akşam soğuğu çıktı, içeriyeeeee!!!"
Artık akşam soğuğu çıkmıştır, bundan korunacağımız, ısınacağımız, temizleneceğimiz yuvaya çağrılmaktır bu. Güven verir, huzur verir, içimi dinginleştirir. O günlerde de, şimdi de...
Artık yetişkinim. Beni akşam soğuğu çıktığı için eve çağıran ses yok. Hâlâ zaman zaman akşam soğuğu çıkıp, üzerime bir hırka almam gerekse, içim ısınır, güvende ve huzurlu hissederim. Sanırım örgü örmeye başladığımdan beri, bu yüzden hep hırka örüyorum:)
Annem'e Sevgilerimle...

Gelelim bugüne...
Büyüyünce içimi ısıtan cümlelerden biri; telefonun ucundaki bir dosta,
"Çayım taze, sıcak simitleri al gel" demek...
Bu cümle benim için dostluk demek, huzur demek, paylaşmak demek, hadi gel demek, gel de iki lafın belini kıralım demek. Davet eden de olsan, edilen de, ne fark eder ki?
Çayım taze...
Hadi alın sıcak simitlerinizi, peynirlerinizi, gelin bloğuma, iki lafın belini kıralım :)

Heyyfi

16 Şubat 2013 Cumartesi

DENİZ-5

Televizyonların henüz her evde olmadığı dönemlerdi.
Denizlerin karşı bahçesinde oturan komşularının televizyonu vardı.
Her akşam bütün mahalle bu komşu evde toplanır, gece yayın bitene kadar tv izlerlerdi.
Kadınlar gelirken evlerinde yaptığı yiyeceklerden getirir, ev sahibi de sadece çay demlerdi.


Çoluk çocuk, genci, yaşlısı, herkes o an yayında ne varsa onu izlerdi.
Zaman zaman çocukların kavgaya tutuşmaları sonucu oluşan arbede, ev sahibesi ve tarafların ebeveynleri sayesinde kontrol altına alınırdı.
Bir çocuk yaramazlık yapar ya da buna meyillenirse, annesi ya da babası kendilerine ait özel bir işaret diliyle çocuklar üzerindeki otoriteyi kurar, ortalık hemen durulurdu. En işe yarayan yöntem de terlik fırlatma yöntemiydi. Terlik fırlatılmış bir çocuk çok iyi bilirdi ki, bu fırtınadan önceki sessizlikti. Anneler sanki o dönemlerde yazılmış ve çok satmış "çocuk gelişimi ve terlik fırlatma sanatı" adlı kitabı okuyorlar ve öğrendiklerini çocukları üzerinde uyguluyorlardı. :)
Ebeveynler ve çocuklar arasındaki bu "işaret dili", Deniz ve annesi arasında da vardı. Annesinin mavi gözleri kocaman açılıp, dudakları belli belirsiz birşeyler mırıldanıyorsa, "sen şimdi dur bakalım, eve gidince hesaplaşacağız" mesajı hiç vakit kaybetmeden Deniz'e ulaşırdı.
Deniz zaten çok sessiz bir çocuktu. Biraz koşsa, nefesi tıkanır, hemen yorulurdu.

Gece olup, tv yayını bitip, İstiklal Marşı okunduğunda herkes evine dağılırdı.

Bir gün Deniz'in babası kucağında tv ile çıkıp geldi. Evde bir bayram havası yaşanıyordu. Aynı bayram havası, yıllar sonra eve gelen çamaşır makinesi ile de yaşanacaktı.
Yeni tv'leri nasıl da güzeldi. Markası Beko-Hitachi idi.
Bir de üzerine takılmak için alınmış mavi bir koruyucu vardı. Bu mavi ekran koruyucu mutlaka takılı olurdu tv izlenirken. Akşam olup yayın bitince de, Firdevs hanım kendi elleriyle yaptığı dantel örtüyü, üçgen kısmı tv'nin ortasına gelecek şekilde örterdi.


"Küçük Ev" ve "Dallas" olduğu günler, evleri komşularla dolardı.
Herkesin hayatı bu dizilerin karakterleriyle beraber geçerdi.
Eğer bir kişi biraz sevimsizse, onun adı "Ceyar" olurdu.
"Küçük Ev"deki Lora'nın şapkası kız çocuklarına dikilirdi.


Hatta kızlar bir tekerleme bile bulmuşlardı,
" Lora İngıls, Lora İngıls, Karolin Karolin kıs kıs kıs...
Keri Meri, Keri Meri, Çarls İngılsss, Çarls İngılsss"

Günler bu şekilde geçerken Deniz artık büyümüş, liseyi bitirmiş, üniversiteyi kazanmıştı.
Ankara'da okuyacaktı.
Firdevs hanım, kızını büyük şehirde nasıl yalnız bırakacaktı?
"Sen" demişti Deniz'e, "sen oralarda aç kalırsın, yer yön bulamazsın, nasıl olacak bu iş şimdi?.."

Henüz yurt ayarlanamadığı için Deniz bugüne kadar hiç tanımadığı akrabalarının yanında kalacaktı.
Ankara'ya gitmek için hazırlıklar yapıldı, valizler hazırlandı, kuzenlerinden alınan kıyafetlerden Deniz'e genç kız kıyafetleri seçildi.
Teyzeleri, dayıları, otobüs terminaline gelip Deniz'e harçlık vermişler, asker uğurlar gibi Deniz'i ve annesini Ankara'ya uğurlamışlardı....

Hayatımızın her dönemi bir kompozisyon gibi, giriş-gelişme-sonuç bölümlerinden oluşur.
Deniz için de yeni bir giriş-gelişme-sonuç dönemi başlamıştı.
Kocaman bilinmez bir dünyaya doğru otobüsün tekerlekleri dönüyordu.
Deniz o dört saatlik yolculukta, kocaman bir canavarın midesine doğru yol alıyor gibi hissediyor, çok ama çok korkuyordu...

(Devam edecek...)
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

10 Şubat 2013 Pazar

MİM :)

Mim yazılarına yakın olmamakla birlikte, Mazes'im gönderince cevaplamak istedim.


1-) Blog Yazmak Nereden Aklınıza Geldi?
Eşimin yüreklendirmesi ile.

2-) Bloglarda okumayı en çok sevdiğiniz tarz nedir?
Değişebiliyor. Yazılarını okumaktan hoşlandığım çok sayıda blog yazarı var.

3-) Burcunuz?
Terazi

4-) En sevdiğiniz 3 özelliğiniz.
Bu soruyu arkadaşlarıma sormak gerek:)

5-) Hayatta en çok yapmak istediğiniz şey?
Çocuk:) Henüz yapamadım:)

6-) Aklınıza ilk gelen blog yazarları isimleri kimlerdir?
Birçok arkadaşım var ve her birini takip etmekten çok keyif alıyorum.

7-) Seni en çok mutlu eden şey nedir?
Simit, çay ve beraberinde iki lafın belini kırabileceğim dostlar:)

8-) Hayatınızı özetleyen bir şarkı varmı?
Bitmeyen şarkı :)

9-) Tanışma fırsatın olsaydı kiminle tanışmak isterdin?
O kadar çok kişi var ki:)

10-) Hangi zaman diliminde yaşamak isterdin?
Şimdiki zamanda. Di'li geçmiş zamanda yaşamamayı öğrendiğimden beri, şimdiki zamandayım:)

11-) En sevdiğin mevsim?
Kış. Kar yağdığında dertlerim bile beyaza döner benim...

Bu mimi cevaplamak isteyen arkadaşlarıma hediye ederim:)
Sevgilerimle...
Heyyfi...
- Posted using BlogPress from my iPad

7 Şubat 2013 Perşembe

DENİZ-4

Deniz'lerin evinin çok yakınlarında bir maden ocağı vardı. Her sabah ve akşam, evlerinin önündeki tahta köprüden gelip geçen madencileri izlerdi Deniz.
Alt kirpikleri her daim sürme çekilmiş gibi simsiyah olurdu.
Başlarında baretleri, ayaklarında lastik çizmeleri, kömürden simsiyah olmuş yüzleri ile, Deniz'in küçücük hayatının en renkli görüntüleriydi.
Bu maden işçilerine bakar, sanki bu dünya insanı değillermiş gibi algılar, bu insanların başka bir dünyada başka hayatlar yaşadığını düşünürdü.
Büyüdüğünde, bu düşüncelerinin yanlış olmadığını anlayacaktı Deniz..


Mahallede acı bir çığlık duyuldu.
"Grizu patlamış, koşun, koşun..."
Bu mahalledeki birçok evin erkeği bu madende çalışıyordu. Deniz'lerin ailesinde madende çalışan yoktu ama, çok sayıda komşuları, hergün tekrar çıkıp çıkamayacaklarını bilmedikleri madene giriyorlardı.
Annesi patlamanın olduğu madene koşarken, diğer kadınların arasına karışmıştı. Deniz de kadınların peşinden koşturuyor, bu paniğin neyin nesi olduğunu anlamıyordu.
Herkes ağlıyor ve madenden çıkartılan işçileri görmeye çalışıyordu.
İçerideki "can'larının" nasıl çıkacağını bilmiyorlar ve canlı olarak çıkmaları için dua ediyorlardı.
Madenin ağzında küçük bir hareketlenme olduğunda, bütün kadınlar da hareketleniyor ve çıkan kişinin kim olduğunu görmeye çalışıyorlardı.
Bazen ölü bedenler çıkıyor, ağıtlar, ağlamalar, çığlıklar birbirine karışıyordu.

Yine uzun bir bekleyişin ardından, çığlıkları birbirinin içine karıştıran o manzara, Deniz'in ömrü boyunca anılarında hep taze kalacaktı.
Madenden çıkartılan bu kez bir beden değil, bedenin parçalarıydı. Kopmuş bacaklar, içi boş çizmeler....
Bu olay, tüm ülkede yankı bulacak olan çok büyük bir patlamaydı.
Maden aldıklarını geri veriyordu.
Geri veremediği şey, evlerin çoğunun içinden söküp aldığı mutluluktu.

Kara elmas, ismi gibi kara bir yazı yazmıştı. Şakası yoktu.
Bu madenci şehri, uzunca yıllar yine "madende göçük olmuş" çığlıklarıyla, maden girişlerinde bekleyen ailelerle dolacaktı.
Kara elmas, bu şehir insanlarının hem en iyi dostu, hem de en büyük acıları yaşatan düşmanı gibiydi...

"Yüz karası değil, kömür karası,
Böyle kazanılır ekmek parası..."
- Orhan Veli

(Devam edecek...)
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

3 Şubat 2013 Pazar

DENİZ -3

Bayram sabahı tüm ev halkı erkenden uyanmıştı. Soba yanmış, ev sıcacık ısınmıştı. Odun ve kömürün, yanarken çıkardığı sesler eve huzur yayıyor, ev halkının yüreklerine kaynağı belirsiz bir mutluluk veriyordu. Babaları bayram namazından dönmüş, birlikte kahvaltılarını yapmışlar ve bayram ziyareti için Deniz'in teyzesine gitmişlerdi.
Deniz'in hayatında teyzesi Nurten, kızları Aslı ve Özge'nin çok önemli etkileri vardı.
Nurten teyzesi, Deniz'in hep çok etkilendiği ve örnek aldığı, "güçlü kadın" örneğiydi. Teyzesinin bu güçlü hallerinden, kendine olan güveninden çok etkilenir, hep onun gibi olmak isterdi.
Büyük kuzeni Aslı, yaşadıkları küçük şehirden başka bir dünya olduğunu gösteren ilk kişiydi Deniz'e. Aslı İstanbul'da bir üniversiteyi kazanmış, mimar olmak üzere okuluna devam ederken, tatillerde yaşadıkları küçük şehre geliyor ve anlattıklarıyla, yeni genç kız görüntüsüyle Deniz'e ilham veriyordu.
Deniz de Aslı ablası gibi bir gün başarılı olabileceğini hayal ediyordu.
Aslı, Deniz'in ilk kahramanı olmuştu.
Küçük kuzeni Özge ise Deniz'in ilk sırdaşı, ilk dostuydu. Onunla herşeyini paylaşıyordu. Bu, büyüdüklerinde de böyle devam edecek ve uzak mesafelerde yaşasalar da hep birbirleri için sırdaş kalacaklardı. Deniz, Özge'den vefayı ve dostluğun önemini öğrenmişti.

Deniz'in yaşadığı şehir, küçük bir madenci şehriydi. Bazı bölgelerde, bahçeyi ekin dikmek için kazdıklarında kömür çıktığı bile oluyordu. Şehrin erkekleri için iş fırsatının çok büyük bir bölümü, maden ocaklarında, yerin altında ve üstündeydi.
Bazı madenciler sabah işlerine giderken aileleri ile helalleşirdi. Çünkü yerin altında kömür kadar çok olan şey, ölümle tanışma ihtimaliydi.

Ev halkı, güzel geçen bu bayram gününden sonra uykuya daldı. Gecenin yarısında Deniz, annesinin çığlıkları ile uyandı. Annesi feryat ediyor, ağlıyor ve "çocukları dışarıya çıkaralım" diyerek oradan oraya koşturuyordu.
Deniz'in ailesinin evinin altından da ocak geçtiği için, evin altı boşalıyor ve çökme tehlikesi yaratıyordu.
O gece de, evin su depolarının olduğu bölümden sesler gelmeye başlamış, toprak kaymaya başlamıştı. Depoların yıkılması, salon bölümünün üzerlerine çökmesi anlamına geliyordu. Aile hergün bu korkuyla yaşıyordu.
Evden çıkıp, aynı bahçede oturan dayılarının evine çocukları gönderdiler.
Sabaha kadar da evin büyükleri probleme geçici de olsa bir hal yolu bulmuşlardı.


Deniz'in yaşadığı mahalledeki birçok ev, maden ocaklarının altlarını boşaltmasından dolayı çatlıyor, hatta zaman zaman çöküyordu. Komşularından birçoğunu bu şekilde kaybediyorlardı. Babası birgün, "madenler sadece yeraltında değil, yer üstünde de can alıyor" demişti.

Bayramın son günüydü. Deniz'in babası eve bir hayli üzgün gelmişti.
Gözleri dolu dolu, konuşmakta zorlanıyordu. Korkuyla, "ne oldu, neyin var?" dedi annesi.
"Ahmet abilerin evi, dün gece çökmüş. 3 çocukları da..." daha fazla konuşamıyor, artık ağırlığını taşımaktan zorlanan bacakları onu bir yerlere oturmaya zorluyordu.
Tüm aile sessizce birbirlerine baktılar. Haykırmak ve birilerinden bunun hesabını sormak istiyorlardı.
Deniz, acılarla geçen bu bayramı ömrünün sonuna kadar unutmayacak ve yaşasalardı kendisiyle aynı yaşlarda olacak komşu çocuklarını hep hatırlayacaktı.
Maden yer üstünde can almaya, ancak yeraltındaki "kara elmas" bitince bir son verecekti.
Bu şehrin insanları bunu çok iyi biliyorlardı.

Daha bu facianın acısını atlatamayan mahalleye yeni bir haber daha gelmişti:
"Aşağıdaki ocakta grizu patlamış, koşun...."
Bu çığlık, bir çok evin erkeklerinin içinde bulunduğu ocağın çöktüğünü duyuran bir ağıt gibi çınladı bu madenci şehrinin, yoksul mahallesinde...

(Devam edecek...)
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad