Neden "Çayım taze..."?

Aklıma geldiğinde içimi ısıtan bazı anlar vardır.
Bunlardan çocukluğuma dair hatırladığım; annemin, sabahtan akşama kadar sokaklarda oynadığımızda ve heryerimiz toz-kir içindeyken, bizi içeriye alma çabasıyla seslenişidir: "Çocuklaaar, hadi artık akşam soğuğu çıktı, içeriyeeeee!!!"
Artık akşam soğuğu çıkmıştır, bundan korunacağımız, ısınacağımız, temizleneceğimiz yuvaya çağrılmaktır bu. Güven verir, huzur verir, içimi dinginleştirir. O günlerde de, şimdi de...
Artık yetişkinim. Beni akşam soğuğu çıktığı için eve çağıran ses yok. Hâlâ zaman zaman akşam soğuğu çıkıp, üzerime bir hırka almam gerekse, içim ısınır, güvende ve huzurlu hissederim. Sanırım örgü örmeye başladığımdan beri, bu yüzden hep hırka örüyorum:)
Annem'e Sevgilerimle...

Gelelim bugüne...
Büyüyünce içimi ısıtan cümlelerden biri; telefonun ucundaki bir dosta,
"Çayım taze, sıcak simitleri al gel" demek...
Bu cümle benim için dostluk demek, huzur demek, paylaşmak demek, hadi gel demek, gel de iki lafın belini kıralım demek. Davet eden de olsan, edilen de, ne fark eder ki?
Çayım taze...
Hadi alın sıcak simitlerinizi, peynirlerinizi, gelin bloğuma, iki lafın belini kıralım :)

Heyyfi

26 Ocak 2013 Cumartesi

DENİZ-2

Deniz, bahçedeki evin tek kızıydı. Kendinden 3 yaş büyük bir abisi, bir de küçük kardeşi vardı.
Anneleri Firdevs hanım evlendiğinde, babası kızına çok düşkün olduğundan, yanından uzaklaşmasınlar diye kendi evlerini yapmaları için onlara bahçeden bir yer vermişti.
Firdevs hanım ve eşi bu bahçede, iki odalı, küçük ama huzurlu bir yuva kurmuşlardı.


Bir bayram günü annesi Firdevs hanım, abisi henüz 2 yaşındayken, bebeğine uçan bir balon almıştı. Küçük çocuk, elinden balonu kaçırıp, ardından bakarken sırtüstü düşmüş ve hiçbir tedavi yavaşlayan zihinsel gelişimi için çözüm olmamıştı.
İlk bebeğinin yaşadığı bu acı olay, Firdevs hanım'a ikinci bir bebeği düşündürmemişti bile...
Bir gün hamile olduğunu farkettiğinde dünyası sanki altüst olmuş ve ilk bebeğe nasıl bakacağını bile bilemezken, vakitsiz gelen bu ikinci bebek onu çok korkutmuştu.
Bu çocuğu doğurmama kararı almış fakat sonraları bebeğine kıyamamış, yıllar sonra da "seni iyi ki doğurmuşum" diyeceği Deniz'i dünyaya getirmişti.

Oğullarının okul çağı gelmişti.
Evlerinin çok yakınındaki bir ilkokula başlamıştı.
Firdevs hanım, oğluyla birlikte hergün okula gidiyor, onunla aynı sıraya oturuyor, okuma yazma öğrenmesine yardımcı oluyordu.
Diğer çocuklarla aynı sınıfta olması çok zor olduğu için okul yönetimi, Firdevs hanımın bu durumunu kabullenmişti.
Sınıfın yazılısı olduğunda, diğer çocukların dikkatini dağıtmasın diye, Firdevs hanım oğlunu alıp dışarıya çıkartıyordu.
Zaman zaman, küçük oğlu diğer çocuklar tarafından rahatsız edildiğinde Firdevs hanım çok üzülüyor ama okuldayken güçlü duruşundan da hiç ödün vermiyordu. Çoğu zaman eve döndüklerinde yatak odasına kapanıp uzun uzun ağlıyordu. Oğlunun bu durumu için hep kendini suçluyor ve o balonu alıp oğluna getirdiği için kendini bir türlü affedemiyordu.

Deniz, her kız çocuğu gibi babasına hayranlık duyardı. Perşembe günleri babasının izin günleriydi. Bu günleri iple çeker, babasıyla vakit geçirmenin hayallerini kurardı.


Babasının en çok sevdiği şey tahin helvasıydı. Annesinin tabağa koyduğu helvayı masaya, babasına getirmek en sevdiği işti. Çünkü babası ona o kadar sevgi dolu bakardı ki, bu bakış Deniz için su, hava kadar ihtiyaç halini almıştı. Bu bakışı gördüğünde Deniz, zafer kazanmış bir şampiyon gibi hissederdi.
Deniz'in babası Selim bey, 11 çocuklu bir ailenin en küçük oğluydu. Babası tarafından pek sevgi görmemişti. O da çocuklarına sevgisini çok dikkatli gösteriyor, bu yaklaşımın da onların iyiliği için olduğunu savunuyordu.
Bunun içindir ki Deniz, helva getirmenin karşılığında, babasından aldığı bu teşekkür bakışının ne kadar değerli olduğunu çok iyi biliyordu.
Deniz, hayatı boyunca, ne zaman tahin helvası yese zihni ona bir şampiyon olduğunu fısıldayacaktı...

Akşam olmuş, ev halkı yemek masasına oturmuştu.
Selim beyin, "yarın bayram, erken yatalım bu akşam, kurbanı kesmek için Ahmet'e söyledim o gelecek. Şimdiden Allah kabul etsin diyelim..." sözleri ile Deniz heyecanı hepten arttı. Yarın bayramdı ve annesinin aldığı yeni elbisesini giymek için sabırsızlanıyordu.
Başını yastığa koydu, huzur ve mutluluk karışımı duygularla, hemen uyudu.
Yarın bayramdı, dinlenmek gerekirdi...

- Posted using BlogPress from my iPad

23 Ocak 2013 Çarşamba

DENİZ-1

Evleri sobalıydı. Kışın anneleri erkenden kalkar, sobanın altındaki kolu, kulakları tırmalayan bir sesle öne arkaya çekerek akşamdan kalmış kömür küllerini alttaki kovaya boşaltmaya çalışırdı.
Deniz, salondaki divanda uyurdu. Soba da salonda olduğu için, annesinin her sabahki kül boşaltma sesleriyle uyanırdı.
Ev ısınmadan yataktan çıkmaması gerektiğini çok iyi bilirdi.
Soba, genzine kaçan ilk dumanı tüttürecek, sonra evi ısıtacak ve Deniz öyle kalkacaktı.
Her sabah aynı şey yaşanırdı bu üç çocuklu evde. Yattığı yerden annesini seyrederdi. Ev çok soğuk olduğu için yorganı burnuna kadar çeker ve annesini izlerken bir yandan da düşünürdü; birgün evlendiğinde aynı şeyi o da yapacaktı. Çocukları ve eşi yatarken kalkıp sobayı yakacak ve sonra çocuklarını kaldırıp onları okula yollayacaktı.
Her sabah bunları düşünüp, içten içe bunun kendisi için ne kadar zor olacağını düşünürdü.
Hayal dünyası çok geniş bir kız çocuğuydu, fakat bunu annesi de dahil kimse bilmezdi. İç dünyasında başka bir hayat yaşardı.


Annesi komşuya gittiğinde Deniz, hayali arkadaşları ile gizlice rol aldığı bu dünyada bazen bir prenses, bazen de anne oluverirdi.
Annesi bahçelerinde baktığı Sarıkız'ı sağmaya gider, Deniz ve erkek kardeşi bu sütü komşu evlere şişelerle dağıtırlardı. Paralarını alır, annesine getirirdi.
Deniz aslında bu durumdan hiç de hoşnut değildi. Bazen, okuldaki öğretmenler ondan kendileri için süt getirmesini istiyorlardı. Deniz de okula mecburen elinde süt şişeleri ile gitmek zorunda kalıyor ve arkadaşlarının bu duruma şahit olmalarından memnun kalmıyordu.
Annesinin süt satarak babasına destek olmak için hiç de kolay olmayan bu işi yaptığını çok iyi anlıyordu, bu yüzden okula süt götürmekten dolayı yaşadığı memnuniyetsizlikten annesine hiç bahsetmezdi.
Deniz, çok zayıf ve çabuk yorulan bir çocuktu. Annesi için de aslında hiç kolay değildi bu işleri Deniz'den istemek. Bazen gizli gizli kızını izliyor ve onun bu sağlıksız halinden dolayı çok üzülüyordu. Her gece, kendi elleriyle sağdığı sütü kaynatıp içine bal koyarak çocuklarına içiriyor, çocukları için bir şeyler yapabiliyor olmanın gizli gururuyla ve sabah tekrar sobayı yakıp, evi ısıtmak ve çocuklarını okula göndermek üzere, yorgunluğunun da etkisiyle derin bir uykuya dalıyordu.
Deniz'in hayatında heyecan verici tek şey, hayali arkadaşları ile kurduğu dünyasıydı...
Her gece olduğu gibi bu gece de Deniz, hayalindeki dünyanın bir gün gerçek olmasını dileyerek uykuya daldı.
Sabah yine aynı şeyler yaşanacak, Deniz yataktan annesinin sobayı yakmak üzere çıkarttığı gürültülü hazırlığı izleyecek, bu işi birgün kendisinin yapacağı ihtimaliyle yüreği sıkışacak ve okula gidecekti...
(Devam edecek...)
Sevgilerimle...
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

16 Ocak 2013 Çarşamba

ZOR ZAMANLAR...

Mutlu musunuz?
Yoksa mutsuz mu?
Bir kargo şirketine, paket bırakmak üzere gittiğimde şu yazıyı görmüştüm:
"İyi bir gün ile kötü bir gün arasındaki tek fark sizin ruh halinizdir."
Bugün sizin için kötü bir gün mü?
Ya da hala, birkaç gün önce geçen kötü günlerin etkilerini mi yaşıyorsunuz?
Belki de en mutlu günününüz.
Gelin hayal baloncuklarımızın içini biraz karıştıralım.
Bu yaşadığınız zor anları, siz değil de en sevdiğiniz arkadaşlarınızdan birinin yaşadığını düşünün.
Siz de ona destek için yanındasınız.
O'na neler söylerdiniz.
Rolümüz, zor zaman arkadaşlığı olduğunda nasıl da olaylara daha mantıklı ve dışarıdan bakarız.
Ama aynı zor günleri kendimiz yaşadığımızda, kendimize acımaya başlar ve neden bunun bizim başımıza geldiğini sorgular dururuz.
Hepimiz insanız ve zor zamanlarımız hep olacak. Bu kötü haberdi:)
İyi haber ise, zor zamanlarımızdan nasıl daha güçlü çıkacağımızın egzersizlerini yapabileceğimizdir.
Sizlerle bir egzersiz oyununa başlayalım mı?
Şu andan itibaren ilk karşılaşacağımız zorlukta, şu adımları takip edip, sonuçlarına bir bakalım. Denemekten ne kaybederiz ki, değil mi?
1- Önce derin bir nefes alıp evimizin yada ofisimizin en rahat edebileceğimiz bölümündeki aynaya gidelim.
2- Gözlerimizin içine bakıp şunları söyleyelim: "Şimdi, farkındayım ki zor zamanlar yaşıyorum ve önümde iki seçeneğim var; ya sıradan tepkileri verip sıradan sonuçlar elde edeceğim, ya da kendimin en iyi arkadaşı olacağım"
3- Eğer ikinciyi seçtiyseniz, yine aynadaki arkadaşınıza bakarak konuşun. Bu olay en yakın arkadaşınızın başına gelseydi ona neler derdiniz? Uzun uzun konuşun.
4- Bu olayın olmasının uzun vadede kendiniz için mutlaka hayırlı bir sebebi olduğunu ve bunu öğrenmeye açık olduğunuzu söyleyin.
5- Bu konunun dışında başka konularla ilgilenin, yemek yapın, dans edin, yazı yazın. Belki de kızdığınız ya da sizi üzen kişiye bir mektup yazabilirsiniz.
İçinizden geldiği gibi yazın, o mektup aslında sizin hayal baloncuğunuzun içi.
Siz kendinize göre egzersizler de geliştirebilirsiniz.
Unutmayın, bir egzersizden bahsediyoruz. Başlarda belki çok zor olacak, belki, aynanın karşısına geçmek isterken aynaya bir yumruk atmak isteyeceksiniz. Ama inanın sürekli bu egzersizi yapmayı denerseniz, zamanla zor anlarda daha güçlü olabildiğinizi göreceksiniz.
Bunlar, benim zor zamanlarımda yaptığım egzersizlerdir.
Yıllar önce başladım. Çok güzel sonuçlar aldım.
Çok ilham aldığım başarılı bir kişi şöyle demiş;
"Ben hayat hakkında öğrendiklerimi iyi günlerimde değil, zor zamanlarımda öğrendim."
Sevgilerimle...
Heyyfi...
- Posted using BlogPress from my iPad

12 Ocak 2013 Cumartesi

KARADENİZ...

Karadeniz'in en güzel şehirlerinden birinde doğmuş büyümüş biri olarak, bölge insanının pratik yöntemlerine de bayılırım.
Eğer yolunuz Karadeniz'de bir yöreye düşecek olursa, mutlaka kendinizi ve algılarınızı yöreye uygun frekansa getirmelisiniz. Aksi takdirde, zor zamanlar yaşayabilirsiniz.
Ben sıkça ailemi ziyaret için giderim memleketime ve her gittiğimde de canlı canlı Karadeniz fıkralarını yaşarım. Bu ziyaretlere zaman zaman arkadaşlarım da katılırlar ve döndükten sonra bile, orada tanık olduklarını hatırladıkça gülerler.
Yeni öğrendiğim ve üzerine diyebilecek hiçbir şey bulamadığım bir bilgiyi aktarayım size...
Küçüklüğümden bu yana tanıdığımız, çok sevdiğimiz ve komşumuz olan bir Şişe ablamız vardır. Evet evet, adı Şişe.
Geçenlerde anneme, "bu bir lakap mı, yoksa gerçek ismi mi?" diye sordum.
Aldığım cevap karşısında ise, şaşkınlıkla sustum ve arkasında yatan mantığı çözmeye çalıştım. Çözemedim.
Çünkü bu sorumu çok anlamsız bulan ve kendimi uzaydan gelmişim gibi hissettiren annem, şu cevabı vermişti:
" Gerçek ismi aslında Gülşişe, ama biz ona kısaca Şişe diyoruz, niye sordun ki?"...


Sevgilerimle...
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

8 Ocak 2013 Salı

MADENCİLER...

Küçük bir madenci şehrinin liselerinin birinde, ikinci dersin sonuna doğru, sınıfın kapısı çalınır. Gelen okul müdürü Akif beydir. Yüzünde belli etmemeye çalıştığı bir hüzün vardır. Kısa süren bir bakış jestiyle sınıf öğretmeninden, dersi böldüğü için sessiz bir özür diler. Sonra döner ve,
- Ahmet, evden seni çağırıyorlarmış oğlum, eşyalarını topla da eve git.
Ahmet ayağa kalkar, şaşkınlık ve korkuyla, farkına bile varamadığı hızda eşyalarını toplar ve arkadaşlarının uğultusunu geride bırakarak sınıftan çıkar.

Akşam yemeği için Erdem ve ailesi yemek masasında yerlerini alırlar. Ev az önce üzerine dökülmüş tereyağlı pul biber sosu ile birleşmiş lahana yemeği kokmaktadır. Erdem'in dedesi,
- Bugün yine ocaklardan birinde göçük olmuş, 8 ölü varmış. Nedir bu şehrin çektiği.
TV de haberler başlamıştır. Tüm aile, göçük haberi hakkında detaylı bilgi almak için pür dikkat haberlere odaklanırlar. Göçükte hayatını kaybedenlerin isimleri açıklandığında, Erdem duyduğu bir isimle donup kalır. Lokmasını yutamaz bile. İsimlerden biri Ahmet'in, yani sınıf arkadaşının babasıdır. Birden Erdem arkadaşını düşünür. İkisi için de sıradan başlayan ve devam eden bu gün, artık Ahmet için aynı değildir. Ahmet bugün hayatının en büyük acılarından birini yaşamış ve biraz daha büyümüştür...

Birkaç gün önce çoğumuzun duyduğu bir haber vardı. Bir maden ocağında göçük olduğu ve 8 kişinin öldüğü ile ilgili.
Ben bu olayın olduğu madenci şehrinde doğdum ve büyüdüm. Böyle şehirlerde, sabah evlerinden çıkan işçiler, aileleri ile helalleşerek işlerine giderler. Çünkü yerin metrelerce altından geri dönecekleri kesin değildir. Ama yapacakları çok fazla birşey de yoktur. Çünkü bu küçük şehrin kaderi gereği, başka iş olanakları olmadığı için, bu ölümle dans ettikleri işe mecburlardır.


Ben göçük, grizu patlamaları gibi sebeplerle çöken ocakların, mahalleye gelen kara haberleriyle büyüdüm. Yukarıda anlattığım sınıfta geçen olay, çok değil, birkaç gün önce yaşanan göçük olayında, yeğenimin sınıfında geçiyor.

Sadece sormak istiyorum, bunun adı gerçekten kader mi?
Bu acı haberleri vermek için, daha kaç tane Ahmet sınıftan evine gönderilecek?
Ahmet'e bunu kim ve nasıl açıklayacak?

Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad

1 Ocak 2013 Salı

FOTOĞRAF ALBÜMLERİMDEN- DUBROVNİK

Dubrovnik'i anlatmaya başlamadan önce, başınızın tam üzerinde duran, içi sürekli değişen ve bizim düşünebildiklerimizle sınırlı kalan, belki de bize en özel şey olan "hayal baloncuğunuza" bir süre karışacağım izninizle. Çünkü Dubrovnik'i sadece gördüklerimle değil, hissettiklerimle de paylaşmak isterim.
Şimdi hayal baloncuğunuza, kocaman yemyeşil gözleri olan, uzun boylu, bakanı tekrar tekrar dönüp baktıracak kadar güzel, alımlı, mağrur, güçlü duruşu her daim onunla yaşayacak gibi görünen bir kadın yerleştirin.
Gerektiğinde konuşan, gerektiğinde gülen, hiç beklemediğiniz bir anda, çok zekice espriler yapan ve sizi bu davranışıyla şaşkınlık içinde bırakan, geçmişten gelen ürkek bakışları, bir anda yumuşak ama bir o kadar da güçlü bakışlara dönüşebilen, aynı zamanda sevgi ile dolu olduğunu, ancak birkaç cümlesinin peşinden anladığınız, sanki yıllardır tanıdığınız ve yanında huzurlu hissettiğiniz yabancı bir kadın...
İşte Dubrovnik bir kadın olsaydı böyle bir kadın olurdu.
Şehir, daha siz havaalanından merkeze doğru ilerlerken, gizli gizli göz kırpıyor. Sanki yıllardır sizi bekliyormuş gibi hissettirip, sizi özlemle kucaklıyor. Sanki şehir size "nerelerde kaldın, hep senin gelmeni bekliyorduk" der gibi bakıyor ve hissettiriyor. Karşılaştığımız herkes o kadar güler yüzlü ve yardımseverdi ki, çok etkilendik.


Çok ama çok güzel bir şehir. Bu güzelliğinin farkında olmakla birlikte, bir o kadar da mütevazı. Eski şehir (Grad-Old Town) denilen bir bölgesi var. Çok değil, yaklaşık 21 yıl önce oralarda çok bombalar patlamış ve çok acılar yaşanmış. Sonra iyileştirmişler hep bir elden yaralarını. Sanırım bu yüzden kadının iri yeşil gözleri, geçmişe dönük ürkek, bugüne dair de güçlü bakıyor.


Eski şehir bölgesini gezerken, konusu ortaçağda geçen bir masal kitabının sayfaları içinde dolaşıyor gibisiniz.





Yılın son günü meydandaki kutlamalara katıldık. Sıcak şaraplarımızı içtik.
Muhteşem havai fişek gösterileri, konserler ve tabi Hırvatça 10'dan geriye doğru sayım :))


Bir ara kendimi Taksim meydanında sandım, çünkü meydanda her yerden Türkçe konuşmalar duyuluyordu. Çok fazla Türk vardı.
Hırvat kızlar yeni yıl için gece kıyafetlerini giymişti. Çok ilginç bir durum vardı yalnız, hepsi minicik dar etek ve altında kırmızı, mavi ve çeşitli renklerde çok yüksek topuklu ayakkabılar giyiyordu. Saat ilerledikçe, meydanda neredeyse iki tür insan grubu vardı. İlki, üstüste giyinmiş, spor ayakkabılı ve rahat kıyafetli Türk vatandaşları, diğer grup da, upuzun, sütun bacaklı, kısa etekli Hırvat kızlar. İnanın, bir çorap reklamı bile bu kadar bacağı bir araya getiremezdi. Her yerde onlar vardı. Meydanın her yeri onlarla kaplıydı. Bir süre sonra meydanda sadece muhteşem bacaklar yürüyordu.
Dubrovnik'te obez insana hemen hemen rastlamadım. Bu sadece benim gözlemim, herhangi bir bilgiye yada araştırmaya dayalı değil.
Bizim memlekette bolca bulunan bazı şeyler oraya henüz ulaşmamış. Ulaştığında da modern(!) yaşamın getirdiği bir çok şeye sahip olacaklar. Bunların başında da obezite gelecek sanırım.
Öncelikle burada her yer hastanelerle dolu değil. Gördüğümüz hastane de bomboştu zaten. Öyle insan kuyrukları falan yok.
"Fast-Food" gıda satan yerler hemen hemen hiç görmedik. En fazla pizzacılar var.
Büyük büyük, içine girince farkında bile olmadan bir sürü para harcayabileceğiniz ve üst katına çıkıp fast food yemek yiyebileceğiniz kocaman AVM'ler yok. Sadece içinde birkaç dükkanın olduğu, işi olanın girip işini halledip çıkacağı küçük alış-veriş merkezleri var.
Şehir yamaçlarda kurulmuş olduğu için, insanlar evlerine yürüyerek ve merdiven çıkarak gidiyorlar.
Marketler çok ilginç geldi. Girdiğimiz her marketin yaklaşık %40'ı sağlıklı yiyecekler reyonundan oluşuyor. En önemlisi de, marketlere çocuklarınızla girdiğinizde, "3 al, 2 öde" cinsinden promosyonlu, her tarafa yerleştirilmiş olabildiğince sağlıksız ürünler yok. Varsa da çok az.
Şimdi böyle bir yaşam şeklinde obez, sağlıksız insan oluşmuyor doğal olarak.
Sonuç olarak da çok sayıda hastaneye ihtiyaç duymuyorlar.
Çok uzun oldu biliyorum ama, Dubrovnik'e gidip de duvar turu yapmadan sakın dönmeyin. Eski şehri kalenin duvarlarından geziyorsunuz. Muhteşemdi. Bir şehir nasıl böyle korunabilmiş inanılır gibi değil.


İnsanlar o kadar güler yüzlü ki, sizde sürekli gülmek istiyorsunuz.
Bahsetmeden geçemeyeceğim ve yolunuz düştüğünde mutlaka yapın diyebileceğim şeylerden biri de, şehrin en yukarısına çıktığınız teleferik turu.


Muhteşemdi. Oralara kadar çıkmışken de yemeğimizi burada yiyelim dedik. İddialarına göre, burası Adriyatik'in en güzel manzaralı restoranıymış.


Bu arada biz Dubrovnik'e kışın gittiğimiz için, bu döneme ait gözlemlerimi paylaştım. Yazın herşey farklı oluyorsa, ben daha o konuya gelmedim:))
Demem o ki dostlar, Dubrovnik beni çok etkiledi.
Hayata dair çok dersler çıkarıp, tazelenmiş ve hayata tekrar yenilenmiş olarak döndüm.
Tekrar Dubrovnik'e gidecek olsam yanımda götüreceğim 3 şey:
1- Hırvat kızlar için, gece kıyafeti alternatifleri olan bir moda dergisi,
2- Bolca simit (O kadar çok Türk var ki, küçük bir servet edinirsiniz bayramlarda :) ),
3- "Tarihini Çok İyi Korumuş Şehir" Oscar heykelciği...
Bir sonraki "Fotoğraf Albümlerimden" yazıma Meksika yansıyacak.
Sevgilerimle...
Heyyfi...

- Posted using BlogPress from my iPad